Kouoh’nun besleyicilik, mahremiyet ve tefekkür gibi temel değerleriyle örtüşen ulusal pavyonlar, bu yılın spot ışığını sessizce üzerine çekiyor.
Hiçbir Venedik Bienali tamamen apolitik olmadı, ancak küresel gelişmeler bu yılki edisyona şimdiden derin bir damga vurdu. 61. Uluslararası Sanat Sergisi daha ilk haftasında Rusya ve İsrail’in katılımına karşı protestolara, pavyonların kapanmasına ve fonların kesilmesi tehdidine sahne oldu.
Hava, etkinliğin “Minör Tonlarda” temasında ifadesini bulan, merhum küratörün etkinliğe dair vizyonuyla çarpıcı biçimde çelişiyor. Koyo Kouoh, sergiyi “dünyayı kasıp kavuran bugünkü kaosun kaygılı kakofonisinden” uzaklaştırıp duyguların, bağ kurmanın ve yere sağlam basmanın daha yumuşak tonlarına odaklamak istiyordu.
Gösterişli protestolara rağmen, bu yılın gündemini sessizce asıl ele geçirenler, Kouoh’nun şefkat, mahremiyet ve tefekkür gibi temel değerleriyle uyumlu pavyonlar ve sergiler. Belki daha az çarpıcılar (biri, kelimenin tam anlamıyla bu tanıma girmesi dışında), ancak etraflarındaki siyasi şovlardan bağımsız olarak Bienal boyunca ziyaretçi çekmeye devam edecek gibi görünenler de onlar.
Japonya Pavyonu’nda kolektif bir bakım eylemi
Giardini’deki ağaçların gölgesine kurulmuş Japonya Pavyonu’na yaklaştığınızda, kucaklarında oyuncak bebekler taşıyan diğer ziyaretçileri görüyorsunuz. Yüzlerde gülümsemeler, kahkahalar ve birbirini tanımayan insanlar arasında şakalaşmalar var. Bunlar, çağdaş sanat izleme deneyimiyle her zaman özdeşleşen duygular değil.
Japon asıllı Amerikalı queer sanatçı Ei Arakawa-Nash’in Grass Babies, Moon Babies adlı işi, Kouoh’nun küratöryel temasının en ince ama en derin yorumlarından biri.
İçeri girerken ziyaretçilerden, havalı tulumlar ve güneş gözlükleri giymiş 57 bebekten birini alıp pavyonun pilotileri, bahçeleri ve iç mekânları boyunca taşımaları isteniyor. Böylece kolektif bir bakım eylemine katılmış oluyorlar; bebeklerin altını değiştirme ve her bebeğe atanan doğum gününe göre hazırlanan bir “bez şiiri”ni açan bir karekodu etkinleştirme seçeneği de var.
Mayıs 2025’te hayatını kaybeden Kouoh, bu yılki serginin yavaşlığa ve duyusal olana odaklanmasını istemişti. Arakawa-Nash’in işi, ziyaretçileri fiziksel ve duygusal olarak son derece insani ve kişisel bir eyleme dâhil olmaya davet ediyor; katılım yalnızca neşe değil, aynı zamanda muhtemel bir nostalji, sorumluluk ya da yas duygusunu da tetikleyebiliyor.
Böylece bizi, belirsiz bir geleceğe çocuk yetiştirmenin temel toplumsal meseleleriyle yüzleşmeye zorluyor. Küratörlerin yazdığı gibi, pavyon şu soruyu ortaya atıyor: “Biz bakıcılar, onların gireceği dünyayı şekillendiren telafi ve onarım işlerinin hâlâ tamamlanmamış kısmını üstlenirken, yeni bir bebek kuşağını nasıl kutlayabiliriz?”
Polonya Pavyonu
Kouoh’nun melodik teması, bu yılki pavyonlarda çok sayıda ses temelli sergiye ilham verdi. Bu işler hem mecazi hem de gerçek anlamda minör tonları çağrıştırıyor; ziyaretçileri sanatı farklı bir duyu aracılığıyla deneyimlemeye ve toplumun “alt frekansları”, yani dışlanan ya da göz ardı edilen kesimler üzerine düşünmeye davet ediyor.
Polonya Pavyonu’ndaki Liquid Tongues adlı ses ve video yerleştirmesinde Bogna Burska ve Daniel Kotowski, güçten yoksun bırakılmış iletişim biçimlerini inceliyor.
Ortamdaki hava büyüleyici: Dev ekranlar var; bunlardan biri tavana yerleştirilmiş, böylece geniş, yastıklı bir sedire uzanıp izleyebiliyorsunuz. Ekranlarda, Uluslararası İşaret Diliyle hem şarkı söyleyen hem de işaret eden işiten ve işitme engelli şarkıcılardan oluşan Hareket Halindeki Koro’nun performansı oynatılıyor.
Mekân, balina şarkılarından esinlenen seslerle yankılanıyor; bu, tıpkı sağır topluluğun sesi gibi “duyulmayan” bir ses. Proje, egemen sesler tarafından kenara itilen dilleri geri kazanma çabalarını öne çıkarıyor. Buna, Kuzey Amerika’daki hem işiten hem de sağır Yerli halkların kullandığı Hand Talk, yani Ova Kızılderili İşaret Dili de dâhil.
Küratörlerin belirttiği gibi, “Sağır Kazancı (Deaf Gain) kavramına dayanarak sağırlık bir engellilik olarak görülmüyor. Görüntülerin çoğu suda çekildi. Sağır insanlar orada özgürce işaret dili kullanabiliyor, ama işitenler yalnızca boğuk sesler çıkarabiliyor.”
Kutsal Makam Pavyonu’ndaki Ruhun Gözü Kulaktır başlıklı proje, ana sergide Kouoh’nun “vahalar takımyıldızı” olarak tasarladığı, büyük sanatçıların evrenlerinde merkezi yer tutan, anı ve duyguyla yüklü mekânları tamamlıyor.
Yalınayak Karmelit tarikatına ait manastır bahçesi Giardino Mistico söz konusu olduğunda ziyaretçiler daha sessiz bir frekansa kulak vermeye çağrılıyor. Açık kulaklıkları taktıktan sonra bahçede sessizce dolaşıyor, 12. yüzyıl azizesi Bingenli Hildegard’ın ilahileri ve vizyonlarından esinlenen deneysel müzisyenlerin sipariş üzerine ürettiği ses işlerini birer birer deneyimliyorsunuz.
Yenilik ve inovasyona doğru koşan kakofonik bir dünyada, geriye bakan ve içe dönen bu yürüme ve dinleme eylemi neredeyse radikal hissettiriyor.
Avusturya Pavyonu’nda kanalizasyon temalı bir deniz dünyası
Minör tonda çalmanın şu an en iyi tarif ettiği bir şey varsa, o da bizzat Venedik şehri. Bu melankolik çıkmaz, bu yıl Bienal’in en çok konuşulan pavyonlarından biri olmaya hızla aday olan Avusturya pavyonunda mercek altına alınıyor.
Seaworld Venice (Deniz Dünyası Venedik) adını taşıyan pavyon, su altı temalı bir lunaparkla atık su arıtma tesisi arasında bir yerde duruyor. Kentin geleceğine dair, iklim krizinin karanlık senaryoları içinde sert bir tahayyül sunuyor.
Avusturyalı koreograf ve performans sanatçısı Florentina Holzinger’in kalıcı canlı yerleştirmesi, Venedik’in aşırı tekne trafiği sorununa gönderme yapan, daireler çizerek dolaşan çıplak bir jet ski sürücüsünü ve yan taraftaki seyyar tuvaletlerden gelen, ziyaretçilerin süzülmüş idrarıyla doldurulan bir su tankının içinde başka bir çıplak performansçıyı içeriyor.
Proje, ziyaretçilere hem Venedik üzerinde bireysel etkilerinin hem de dünyanın ekolojik kırılganlığının fiziksel olarak farkına vardırıyor.
Küratör Nora-Swantje Almes’in açıkladığı gibi, “Holzinger, çöken sistemlerde insanlığın suç ortaklığını betimliyor; yerleşik yapıları ve görünen düzeni sorgularken, düzenin kendisinin de özünde istikrarsız olduğunu ortaya koyuyor.” .