Açık Denizler Antlaşması, okyanus yönetişiminde 'yeni bir döneme' işaret ediyor, Ancak uzmanlar bunun geri dönüşü olmayan tahribatı durdurmayacağına dikkat çekiyor.
Uzun süredir beklenen Açık Denizler Antlaşması cumartesi günü yürürlüğe girdi. Bu, okyanusların korunması için “tarihi bir dönüm noktası” anlamına geliyor.
Gezegenin yüzeyinin neredeyse yarısını kapsayan açık denizler, ulusal sınırların ötesinde yer alır ve küresel müştereklerin bir parçasıdır. Bugüne dek, bu uluslararası sulardaki biyoçeşitliliği korumaya ve kaynaklarının faydalarının ülkeler arasında adil şekilde paylaşılmasını sağlamaya yönelik özel bir hukuk çerçevesi yoktu.
Ancak, onlarca yıllık müzakerelerin ardından anlaşma metni Mart 2023’te tamamlandı ve okyanus kaynaklarının sürdürülebilir şekilde kullanılmasını güvence altına alacak açık yükümlülükler getirdi. Yürürlüğe girebilmesi için 60 ülkenin antlaşmayı onaylaması (nihai onay ve antlaşmayla hukuken bağlı olmayı kabul) gerekiyordu. Bu eşik geçen yıl 19 Eylül’de aşıldı.
Uzmanlar anlaşmayı çok taraflı iş birliği ve okyanus yönetimi için bir “dönüm noktası” olarak överken, olası boşluklara ilişkin endişeler sürüyor.
Açık denizler nedir ve neden bu kadar önemli?
Açık denizler, sıklıkla ulusal yargı yetkisinin ötesindeki tüm alanları tanımlamak için kullanılır; buna deniz tabanı ile su sütunu (yüzeyden tabana kadar uzanan dikey su kesiti) dahildir. Bu, okyanuslarımızın üçte ikisinden fazlasını, yani gezegen yüzeyinin neredeyse yüzde 50’sini kapsayan uluslararası sulara tekabül eder.
Bir zamanlar ıssız ve kısır sanılan açık denizler, artık Dünya’nın en büyük biyoçeşitlilik rezervlerinden biri olarak görülüyor. İklimin düzenlenmesinde önemli rol oynar, “kritik” karbon ve su döngülerini destekler.
Hatta, açık denizlerde depolanan karbonun ekonomik değerinin yılda 74 milyar dolardan (yaklaşık 63,62 milyar euro) 222 milyar dolara (190,85 milyar euro) kadar olduğu tahmin ediliyor.
Ne var ki insan faaliyetleri açık denizler için büyüyen bir soruna dönüşüyor. Anlaşmayı savunan High Seas Alliance’a (HSA) göre, dip trolü gibi balıkçılık yöntemleri ve yasa dışı balıkçılık, açık denizlerdeki deniz yaşamına zarar veriyor.
Bu durum, plastik ve kimyasal kirlilikle, deniz tabanı madenciliği gibi yeni faaliyetlerle ve artan sıcaklıkların neden olduğu asitleşmeyle birleşince, açık denizleri ciddi tehdit altına sokuyor.
Açık Denizler Anlaşması ne getirecek?
Artık uluslararası hukukun parçası olan anlaşma, ülkelerin açık denizlerde birbiriyle bağlantılı deniz koruma alanları (DKA) ağı kurmasını mümkün kılacak; uzlaşı sağlanamadığında bu alanlar oylama ile kabul edilebilecek. Bu, tek bir ülkenin DKA’ların oluşturulmasını engellemesinin önüne geçmeye yardımcı oluyor.
Anlaşma ayrıca, gelişmekte olan ülkeleri kapasitelerini artırma ve deniz teknolojisinin transferi yoluyla destekleyerek, gelecekteki açık deniz DKA’larını geliştirme, uygulama, izleme ve yönetme konusunda daha donanımlı hale getiriyor.
17 Ocak'tan itibaren çeşitli hukuki yükümlülükler geçerli. Örneğin, bir Tarafın kontrolü altındaki ve açık denizleri ya da deniz tabanını etkileyebilecek herhangi bir planlı faaliyet, Antlaşmanın çevresel etki değerlendirme sürecine uymak zorunda; hükümetlerin bu tür faaliyetleri kamuya açık biçimde duyurması gerekiyor.
Taraflar, deniz taşımacılığını, balıkçılığı ve deniz tabanı madenciliğini düzenleyenler gibi diğer yapılara katılırken de anlaşmanın hedeflerini teşvik etmekle yükümlü.
The Earthshot Prize’ın CEO’su Jason Knauf, “Bu kritik on yılın ortasında, dünyanın en iddialı okyanus girişimlerinden biri okyanus yönetiminde sistemik değişimin yeni bir dönemine giriyor,” diyor.
“Bu, okyanusumuza, yaban hayatına, sağlığından geçimini ve yaşamını sağlayan milyonlara ve 2030 için belirlenen küresel hedeflere yönelik yenilenmiş bir taahhüdü yansıtıyor. Açık Denizler Anlaşması, anlamlı ilerlemenin vizyon, sebat ve liderlikle mümkün olduğunu gösteriyor.”
Okyanuslarımız gerçekten korunacak mı?
Açık Denizler Anlaşması dünya çapında hükümetler, STK’lar ve çevreciler tarafından övgüyle karşılanırken, anlaşmanın okyanusları ne kadar etkili koruyacağına dair soru işaretleri sürüyor.
Derin Deniz Koruma Koalisyonu’ndan (DSCC) Sofia Tsenikli, “Bugün biyoçeşitlilik ve çok taraflılık için bir kutlama günü, ancak okyanusu koruma işi henüz bitmiş değil,” diyor.
“Açık Denizler Antlaşması çıtayı önemli ölçüde yükseltiyor, fakat tek başına okyanusumuzda derin deniz madenciliğinin başlamasını durdurmayacak.”
Japonya ve Norveç gibi Açık Denizler Anlaşmasını onaylayan bazı ülkeler, yeşil teknolojide kullanılan kritik mineraller yarışında deniz tabanının geniş kesitlerini kazmaya ilgi gösterdi.
Tsenikli şöyle ekliyor: “Hükümetler, henüz tam olarak anlayamadığımız yaşamı ve ekosistemleri geri dönülmez biçimde yok edecek bir sektöre izin verirken deniz biyoçeşitliliğini korumaya inanılır şekilde taahhüt veremez.”
Yakın zamanda yapılan bir derin deniz madenciliği testi, bu tartışmalı uygulamanın deniz tabanı canlılarının üçte birinden fazlasını etkilediğini ortaya koydu. Çevresel Adalet Vakfı’nın 2024’te yayımladığı bir rapor ise derin deniz madenciliğinin temiz enerjiye geçiş için aslında gerekli olmadığını tespit etti.
Bu nedenle DSCC, Açık Denizler Anlaşmasının tüm üyelerini, Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesinde derin deniz madenciliğine moratoryum ilan edilmesi için Antlaşmanın ivmesini kullanmaya çağırıyor.
Pristine Seas’in kurucusu Dr. Enric Sala, ayrıca anlaşmanın, ülkelerin egemenliğindeki okyanus alanlarını korumanın değerini göz ardı edemeyeceği konusunda uyarıyor; zira en yoğun balıkçılık ve diğer zararlı insan faaliyetleri buralarda gerçekleşiyor.
Yaptığı açıklamada, ulusal suların korunmasının “rafa kaldırılamayacağını” söylüyor.
Dr. Sala, “Yeni DKA’lar (ister açık denizde ister kıyıya yakın olsun) ancak sıkı biçimde korunur ve yasadışı faaliyetlere karşı eksiksiz şekilde izlenirse etkili olur,” diye ekliyor.
“Deniz koruma alanlarının iklime, biyoçeşitliliğe ve ekonomilere fayda sağlamasını garanti etmenin tek yolu budur.”