1930'lu yıllarda Nazi arkeologlar, kadim bir “Aryan ırkının” kuzeyde bulunduğu öne sürülen efsanevi Atlantis kıtasından göç ettiğini ve bu topluluğa ait dini metinlerin İskandinavya'daki kayalıklara kazındığını iddia ediyordu.
1930'lu yıllarda Nazi siyasetçi ve SS lideri Heinrich Himmler tarafından kurulan "bilimsel" bir araştırma kuruluşu, Alman halkının kökenlerine ilişkin bilimsel dayanaktan yoksun bir teoriyi kanıtlamak için sıra dışı bir projeye girişti.
Ahnenerbe (Ata Mirası Araştırma ve Eğitim Cemiyeti) adlı kuruluş, kadim bir “Aryan ırkının” kuzeyde bulunduğu öne sürülen efsanevi Atlantis kıtasından göç ettiğini ve bu topluluğa ait dini metinlerin İskandinavya'daki kayalıklara kazındığını iddia ediyordu.
Bu mitolojik anlatı, 19. yüzyıldan itibaren Almanya'daki milliyetçi çevrelerde yayılmış ve “völkisch” diye de bilinen hareketin düşünsel temellerinden birini oluşturmuştu. Bu fikirlere büyük ilgi duyan Himmler, 1935'te görüşleri bilim çevrelerinde kabul görmeyen Herman Wirth ile birlikte Ahnenerbe'yi kurmuştu.
Kuruluşun amaçlarından biri, söz konusu mitolojik anlatıya tarihsel ve arkeolojik bir temel kazandırmaktı.
Akademik dergi Antiquity'de yayımlanan yeni bir araştırma makalesinde, Nazilerin tüm bu çalışmalarının ayrıntıları gün yüzüne çıkıyor. İsveç’teki Uppsala Üniversitesi'nden Mattias Legnér imzasını taşıyan çalışma; 1935 yılında SS lideri Himmler, tarım bakanı Richard Walther Darré ve Hollanda asıllı araştırmacı Wirth'in 1935 ve 1936 yıllarında İskandinavya'ya düzenlediği arkeolojik seferleri arşiv belgeleri ve orijinal nesneler üzerinden inceliyor.
İskandinavya'dan 221 kaya oymasının kalıbını çıkardılar
Yeni makaleye göre, Wirth, kuruluşun ardından 1936'da İskandinavya'yı dolaşarak Tunç Çağı'ndan kalma kaya sanatının alçı kalıplarını çıkarmaya başladı.
Toplam 221 ayrı kalıp üretildi. Bunların büyük bölümü İsveç'in batı kıyısındaki, tarih öncesi kaya sanatı açısından son derece zengin Bohuslän bölgesinden geliyordu.
Yeni çalışmada hem bu kalıplar hem de projeyle bağlantılı arşiv belgeleri incelenerek, Wirth'in bunlarla ne yapmayı planladığı araştırıldı.
Belgeler, projenin basit bir arkeolojik belgeleme çalışmasının çok ötesinde olduğunu gösteriyor.
‘Aryan ırkının kutsal metni’ olarak sergilenecekti
İncelenen tarihsel belgelere göre Wirth, Bohuslän'ın tarih öncesi manzarasını Almanya'da kurulacak bir açık hava müzesinde yeniden yaratmayı planlıyordu.
İsveç'ten kopyalanan kaya oymaları burada, efsanevi Aryan uygarlığının “kutsal metinleri” olarak sergilenecekti.
Wirth, kayalara oyulmuş işaretlerin yalnızca resimlerden ibaret olmadığına inanıyordu. Ona göre bunlar dünyanın en eski yazı sistemini meydana getiriyor ve kadim bir Nordik dinin mesajlarını taşıyordu.
Örneğin ayak izlerine benzeyen bir kaya oymasını, Hint-Germen dünyasına ait bir “Tanrı'nın oğlu” figürünün temsili olarak yorumluyordu. Wirth bu figürü Yahudi-Hristiyan geleneğindeki İsa'ya benzetiyordu.
Wirth ve Himmler, bu sembollerin aynı zamanda sözde “Nordik ırkın” diğer halklardan üstün olduğunu gösterdiğini iddia ediyordu.
Völkisch hareketinin savunduğu anlatıya göre, Almanlar ve İskandinav halkları, Atlantis'ten gelen aynı kadim topluluğun torunlarıydı. Bu düşünceyi savunanlar, söz konusu halkların başlangıçta “üstün” bir yaşam biçimine sahip olduğunu, ancak yabancı topluluklarla karışmaları sonucunda bu düzenin zaman içinde bozulduğunu ileri sürüyordu.
'Amaç geçmişi araştırmaktan çok geleceği şekillendirmekti'
Ancak burada Wirth'in asıl hedefi yalnızca tarih öncesini araştırmak değildi. Geçmişe ilişkin kurguladığı anlatıyı kullanarak kaybolduğuna inandığı toplumsal ve ırksal düzenin yeniden kurulmasının zeminini hazırlamak istiyordu.
Makalede Wirth'in nihai hedefi, Nordik halkların birleştiği; kapitalizmden, komünizmden ve Yahudi etkisinden arındırılmış, tarıma dayalı bir yaşam biçimine dönüldüğü bir toplumsal düzen oluşturmak şeklinde açıklanıyor.
Bu nedenle planlanan açık hava müzesinin de yalnızca tarih öncesi eserleri sergileyen bir kurum olması düşünülmüyordu.
Müze aracılığıyla Almanların modern kent yaşamını ve Wirth'in “Yahudi-Hristiyan kültürü” olarak gördüğü değerleri terk etmeleri, bunun yerine sözde “ilksel köklerine” dönmeleri teşvik edilecekti.
Böylece Tunç Çağı'ndan kalma gerçek arkeolojik eserler, bilimsel bağlamlarından koparılarak Nazi ideolojisinin hayali geçmiş anlatısının kanıtları haline getirilmeye çalışıldı.
Kadınların lider olduğunu söyleyince Himmler'le arası bozuldu
Ancak Wirth'in projesi hiçbir zaman tamamlanamadı.
Wirth ile Himmler'in ilişkileri, Wirth'in eski Germen toplumlarında kadınların siyasi ve ruhani liderlik rolleri üstlendiğini öne sürmesinin ardından bozuldu.
Wirth daha sonra Ahnenerbe'den uzaklaştırıldı ve Almanya'da kurmayı planladığı açık hava müzesi hiçbir zaman hayata geçirilmedi.
İsveç'ten getirilen yüzlerce alçı kalıp ise Nazi döneminde arkeoloji ile mitolojinin ırkçı bir siyasi anlatıyı meşrulaştırmak amacıyla nasıl iç içe geçirilmeye çalışıldığının dikkat çekici örneklerinden biri olarak kaldı.
Tarihsel paradoks
Araştırmanın dikkat çektiği en çarpıcı noktalardan biri ise Nazi rejiminin ideolojisi ile sahadaki aşırı teknik titizlik arasındaki tezat.
Dönemin bilim dünyasında ciddiye alınmayan ve kurgusal temellere dayanan ırkçı bir mitoloji üretilmesine rağmen, Ahnenerbe uzmanları çizim, fotoğraf veya ıslak karton gibi çok daha ucuz ve pratik yöntemler yerine, lojistik olarak son derece zahmetli ve masraflı olan birebir ölçekli, aslına tam sadık alçı kalıplar dökmeyi tercih etmişti.
Araştırma, bu yöntemin seçilme nedenini Nazi rejiminin "otantiklik" saplantısına bağlıyor. Buna göre, sahte ideolojik anlatı, doğrudan araziden alınan fiziksel ve dokunsal kopyalar aracılığıyla kitlelere ve dönemin müzelerine somut, sorgulanamaz bir "bilimsel delil" kılığında sunulmak istenmişti.
Nazilerden iklim krizine
İkinci Dünya Savaşı sonrası Avusturya ve Almanya’daki depolara kaldırılan kalıplar, uzun yıllar boyunca Nazi geçmişiyle yüzleşme süreçlerinin bir parçası olarak kamuya açık alanlarda sergilenmekten kaçınıldı.
Ancak bu kalıpların kaderi yakın dönemde bilimsel bir dönüşüm geçirdi. 2018 yılında hayatta kalan kalıpların büyük bölümü İsveç'teki Göteborg Üniversitesi'ne devredildi; günümüzde Västergötlands Müzesi ve Stockholm Tarih Müzesi bünyesinde korunuyor.
Arkeologlar, 1930'larda alınan bu milimetrik kalıpları 3 boyutlu lazer tarayıcılarla tarayarak arazideki kaya resimleriyle karşılaştırıyor.
Geçen yaklaşık 90 yıllık süreçte asit yağmurları, hava kirliliği, artan yağışlar ve iklim değişikliğinin açık havadaki kaya resimlerinde yol açtığı yüzey aşınması ve fiziksel tahribat, ironik biçimde Nazilerin bıraktığı bu kalıplar sayesinde net bir şekilde ölçülebiliyor.
Legnér’in çalışması; arkeolojinin ve kadim sembollerin siyasi manipülasyon aracı olarak nasıl kullanıldığını gözler önüne sererken, totaliter bir rejim propagandasından geriye kalan materyallerin bugün modern miras koruma çalışmalarında oynadığı rolü de belgeliyor.