Bazı röportajlarda sadece oturur, sorularınızı sorar ve ihtiyacınız olan alıntılarla ayrılırsınız. Ama bazı sohbetler an gibi gelir. Sea Breeze’de EMIN’le karşılaşmak da öyleydi.
Daha içeri adım attığım anda, EMIN sıcak ve misafirperverdi; insanı ilk andan rahatlatan, sanki ilk kez tanışmıyor da eski bir arkadaşla hasret gideriyormuşsunuz gibi hissettiren türden bir ev sahibi. Mekânın kendisi de Hazar’a bakan, son derece sakin bir ortamdı ama asıl tonu belirleyen onun açıklığı oldu.
Yan yana, piyanosunun başına oturmuşken yeni albümü, Maybe Tomorrow’dan, efsanevi David Foster’ın prodüktörlüğünü üstlendiği şarkı seçkisinden söz ettik. Ancak sohbet ilerledikçe bu albümün onun için bir stüdyo projesinden çok daha fazlası olduğu hemen anlaşıldı. Son derece kişisel bir çalışma.
“Bence zamansız şarkıları yorumlamak önemli” diyor ve ekliyor: “Onlar zamansız çünkü o şarkıların içinde öyle bir DNA, öyle bir öz var ki kim söylediğinin hiçbir önemi kalmıyor. Bir kez melodiyi duyduğunuzda dinlemek istiyorsunuz, daha fazlasını duymak istiyorsunuz.”
İlk müzikal etkilerini sorduğumda sohbet hızla Elvis Presley’e, yani müzik tutkusunu ilk ateşleyen sanatçıya geldi.
“İlk sesten itibaren aşktı. Sanırım ondan duyduğum ilk şarkı, dünyadaki çoğu insan gibi, That's All Right’tı. O da kariyerine onunla başladı; yanılmıyorsam ilk teklisiydi ve ben de o zamanlar 13 yaşındaydım. Aradan 33 yıl geçti, şimdi 46 yaşındayım.”
Elvis sonsuza dek
Sohbet ettikçe belli ki zihninin derinliklerinden yüzeye çıkan bazı anıları anlatırken duygulandığı her halinden belliydi.
Bir an için bunun artık bir röportaj olduğu hissi kayboldu; tanıdık Elvis şarkılarından mırıldandığı dizeler eşliğinde, hayatının çok kişisel bir bölümüne geri dönen birine tanıklık ediyormuşum gibi geldi.
Yine de Elvis’e duyduğu asıl tutku, şarkılarının pek gün yüzüne çıkmamış, yaygınlaşmamış yorumlarını keşfettiğinde ortaya çıkıyor. Arkadaşlarının, onu neden bu kadar sevdiğini uzun uzun anlattıktan sonra sık sık “artık yeter, takıntı haline getirdin” diyerek durdurmaya çalıştığını söylüyor.
“Hâlâ, arabada giderken, arkadaşlarımla otururken, biraz da içmişsem, herkese bunların hepsini dinletirim, bugün bile böyle.”
“Son 23 yılda sayısız yeni müzik çıktı ama ben hâlâ açıp, ‘Sen Hurt’ü hiç dinlemedin ki. 1974’ten şu canlı performansı duymadın. İnanılmaz bir şey. Kayboldun mu? Şu komik Elvis’e bak, şuna bak...’ diye diye devam ederim...”
Sonra da itiraf ediyor: “İnsanlar bana dur diyor. Bir saat sonra ‘yeter ama artık, Elvis’e doymuş durumdayız’ diyorlar. Ben de ‘sadece bir tane daha’ diye tutturuyorum. Neredeyse bağımlılık gibi.”
Düetler, David ve ben
Albüm konusuna dönersek, biri Amanda Holden, diğeri Andrea Corr ile olmak üzere birkaç ilginç düet içeriyor.
J-Lo, Niles Rogers ve Nicole Scherzinger gibi isimlerle sahne almışken neden Amanda Holden, diye soruyorum.
“Bu, David’in fikriydi” diye anlatıyor. “Bana, Amanda ile uzun süredir arkadaş olduklarını, harika biri olduğunu ve onu çok seveceğimi söyledi. Ve David, müzikten önce her zaman insanlara önem verir; beni kiminle tanıştırdıysa hepsiyle arkadaşlığım sürdü: Nicole Scherzinger, Amanda, daha birçok sanatçı.”
“Ve albümde en az bir kadın-erkek düet olsun istiyorum, bakalım şarkı ne olabilir, dedi.”
“Sonra bana Something Stupid’ı yolladı; şarkıyı elbette çok iyi biliyordum. Daha önce hiç söylememiştim ama ‘David, benim için hiç düşünmeden kabul edilecek bir şarkı bu, yapalım’ dedim” diye anlattı.
“Sonra beni Amanda ile tanıştırdı. İkimiz de vokallerimizi ayrı ayrı kaydettik. Ardından Londra’da buluşup akşam yemeği yedik, birlikte vakit geçirdik. Harika biri. Onunla olmak çok eğlenceli.”
Stüdyosunda müziğin onu nasıl dönüştürdüğünü çıplak gözle görebiliyorsunuz. Sanki bambaşka bir şekilde canlanıyor; enerjisi değişiyor, tutkusu çok daha görünür hale geliyor.
Müziğin onun için yalnızca bir meslek olmadığı çok açık. En rahat konuştuğu dil, müzik.
Etrafındaki atmosfer de aynı sıcaklığı yansıtıyordu. Stüdyodaki ekip, her gün birlikte çalıştıkları sanatçıya belli ki büyük bir sevgi duyarak, gülümseyerek, onun etrafında rahatça dolaşıyordu. Odada, yapmacık olması zor, gerçek bir samimiyet hissi vardı.
Albümde öne çıkan bir başka parça da “You Are So Beautiful”. Bu şarkıda sesinin özellikle iyi duyulduğunu, parçanın sesine çok yakıştığını söylüyorum.
“Bu, David’in benim sesim için en sevdiği yorum.”
Ardından şöyle devam ediyor: “Bu şarkıyla ilgili komik bir hikâye var. 2012’de, sanırım, Amerika’da yayımlanan bir PBS programı için David’le birlikte bir konser vermiştik. St. Petersburg’daydı, sahnenin arka planında Kışlık Saray vardı. O dönem You're So Beautiful repertuvarımın bir parçasıydı, sıkça söylediğim cover’lardan biriydi.”
“Bunu söylemeliyiz, dedi. O şarkı benim için aslında çoktan uykuya yatmıştı; uzun süre sahnede söylediğim için hayatımın bir parçası olmuştu. ‘Yapalım’ deyince, benim için vokal olarak çok kolaydı ama nedense David, albümdeki tüm şarkılar arasında bunun en iyi vokal performansım olduğunu düşünüyor. Ben aynı fikirde değilim.”
Neredeyse yirmi yıla yayılan uluslararası başarılara, dünya çapında televizyon programlarına ve müziğin en büyük isimleriyle işbirliklerine rağmen EMIN, şaşırtıcı derecede hafif, sıcak bir tavır sergiliyor.
Hayalindeki işbirliğinin kimle olduğunu soruyorum.
“En sevdiğim sanatçılardan biri Sade ve Sade’yi gerçekten çok seviyorum” diyor.
En çok dikkat çeken ise kariyerinin büyüklüğünden ziyade, bundan sonrasında olacaklara duyduğu heyecan.
Müzikten, hâlâ onu yeni keşfediyormuşçasına bir heyecanla söz ediyor; işbirliklerine, denemeye ve sadece şarkı söylemeye hevesli.
Belki de Maybe Tomorrow’un arkasındaki asıl ruh tam olarak bu.
Bu sadece bir albüm adı değil; daha çok bir söz gibi.