Grönland, İzlanda ve Norveç, dünyanın en sinematik manzaralarına sahip. Ama bu yolculuk, turizme dair üç farklı tabloyu gösteriyor: jeopolitik sahnedeki Grönland, turizm ustası İzlanda ve büyüleyici Norveç.
Lüks bir Nordik maceraya başlamanın muhtemelen Ryanair’in Londra Stansted’den kalkan tıklım tıklım bir uçağına binmekten daha gösterişli yolları vardır, ama bizim yolculuğumuz tam da böyle başladı: iki haftalık, insanın hayatında bir kez yaşayacağı türden bir tur.
Kız kardeşim Nyeema’yla ikimiz, en son ne zaman uçtuğumuzu hatırlamıyorduk ama sanki uçağa birkaç koltuk daha sıkıştırmışlar gibiydi. Yine de oradaydık işte; iki Britanyalı kız kardeş, Grönland, İzlanda ve Norveç’ten geçecek, bilerek ve isteyerek lüksten uzak olandan göz kamaştırıcı derecede pahalı olana uzanan ve araya inanılmaz çok şey sığdırılmış, sadece kızlara özel bir tatile çıkıyorduk.
Yolun sonunda, her bir destinasyonu yalnızca üç kelimeyle anlatabileceğimize karar verdik.
Nyeema için Nuuk “uzak, distopik ve büyüleyici”ydi. Benim kelimelerim “bilimkurgu gibi, ham ve bu dünyadan değil” oldu.
Peki Reykjavik? O “şirin, renkli ve capcanlı” dedi. Ben “balık tazeliğinde, nefes kesici ve ticari”yi seçtim.
Norveç mi?
Kız kardeşime göre “kartpostal gibi, tarihi ve yağmurlu”.
Benim içinse: “Lüks, masalsı ve kaliteli.”
Bu kelimelerin, fark ettiğimizden çok daha fazlasını anlattığı ortaya çıktı.
Grönland: Ham, güzel ve bir anda herkesin konuştuğu yer
Kısa bir Kopenhag molasının ardından Grönland’ın başkenti Nuuk’a doğru yola çıktık. Gece yarısından sonra, gökyüzünün hâlâ aydınlık olduğu bir zamanda vardık ve daha ilk bakışta başka hiçbir yere benzemeyen bir manzarayla karşılaştık.
Grönland’da tartışmasız, neredeyse bu dünyaya ait olmayan bir şey var.
Devasa ölçüler, sessizlik, su ve dağlar; araya serpiştirilmiş küçücük, rengarenk binalar… Kendinizi bir film setine ya da aya inmiş gibi hissedebiliyorsunuz.
Sinemacılar bunu çoktan fark etmiş bile. Sidse Babett Knudsen’in başrolde olduğu Borgen: Power & Glory, kaynaklar, Danimarka ve Arktik’teki küresel çıkarların çatıştığı bir hikâyede Grönland’ı merkeze koydu.
Gerçek Grönland’a bakınca, o temaların pek de kurmaca olmadığı hissine kapılıyorsunuz.
Çünkü gittiğimiz her yerde karşımıza çıkan tek bir isim vardı.
Donald Trump.
Grönland’a gelirken manzaraları, buzulları, kültürü ve Arktik turizmini konuşacağımızı sanıyorduk. Bunun yerine, ABD başkanının adı Nuuk’ta adeta peşimizi bırakmadı.
Restoranlarda, dükkânlarda, müzelerde, tanıştığımız insanlarla yaptığımız sohbetlerde… Herkesin bu konuda bir fikri vardı.
Konuştuğumuz bazı insanlar, Trump’ın Grönland’ı ele geçirme yönündeki tekrar tekrar dile getirdiği ilgisinin, istemeden de olsa ülkenin işine yaradığını düşünüyordu. Siyasetini beğensinler ya da beğenmesinler, ülkeye dikkat çekmesinden memnundular; hatta bazılarının gözünde bu, turizme de yarayabilirdi.
Bazıları şaşırtıcı derecede rahattı; Amerika’nın kontrolü ele alması umurlarında olmadığını söyleyenler bile oldu. Ama karşılaştığımız insanların çoğu bu fikri nefretle reddediyordu.
Beni asıl etkileyen, binlerce kilometre uzaktaki bir ABD başkanının, Grönland’da yolculuk ederken günlük deneyimin bir parçası hâline gelmiş olmasıydı.
Paylaşımlı konaklamamızda, ABD’nin Viyana Büyükelçiliği’nde Basın Bölümü eski şefi olan Alice Burton’la tanıştık; o da bizimle kısmen yol arkadaşlığı yapmaya başladı ve yerel halktan benzer şeyler duyduğunu anlattı.
“Nuuk, şimdiye kadar gördüğüm en sessiz başkent,” dedi bana.
Gerçekten de çok az araba var, neredeyse hiç korna çalınmıyor, siren sesi duyulmuyor ve sokaklarda şaşırtıcı derecede az insan görüyorsunuz.
“Başı başına bir dünya,” diye yorumladı Alice.
Oysa siyasi açıdan bakıldığında, Grönland artık hiç de izole hissettirmiyor.
Resmî turizm araştırmalarına göre 2024’te Grönland’ı 149 binin biraz üzerinde uluslararası turist ziyaret etti; bunların neredeyse üçte ikisi kruvaziyer gemileriyle geldi. Nuuk Uluslararası Havalimanı ise başkente erişimi tamamen değiştirecek şekilde yenileniyor.
Nüfusu 60 binin altında olan bir destinasyon için bu rakamlar gerçekten önemli.
Turistlerin Grönland’da mutlaka görmediği şeyler
Beni en çok etkileyenlerden biri, Grönlandlılarla Danimarkalılar arasında hissettiğim “biz ve onlar” ayrımıydı.
Donald Trump gibi bu konu da, tanıştığımız kişilerin sohbetlerinde kendiliğinden ortaya çıkıyordu; bazı Grönlandlıların Danimarka, dil, tarih ve kimlikten söz ediş biçiminde belirginleşiyordu.
Görüştüklerimiz elbette geniş kamuoyunu temsil etmiyor, ama özellikle gezdiğimiz müzelerde bu ayrışma hissi çok çarpıcıydı.
Nuuk’un kültür kurumları, ziyaretçilere steril, masalsı bir Arktik sunmak yerine, Grönland’ın Danimarka ile karmaşık ilişkisini açıkça masaya yatırıyor.
Alice, Nyeema ve ben özellikle Nuuk Sanat Müzesi’ndeki Nuna sergisinden etkilendik; sergi toprak, kimlik ve Grönland’ın dış güçlerle ilişkisini irdeliyordu. Girişinde, fazla açıklama gerektirmeyen bir mesaj yer alıyordu.
‘Grönland satılık değil’
İnsanlarla konuştukça başka bir Grönland beliriyor: Kimliğini, özerkliğini ve Danimarka’yla ilişkisini kendi içinde tartışan; aynı anda dış dünyanın olağanüstü ilgisiyle yüzleşen bir toplum.
İklim değişikliği, askerî güvenlik, doğal kaynaklar, yerli kimliği, turizm ve büyük güçlerin çıkarları burada giderek daha fazla çarpışıyor.
Ve yine de tüm bu jeopolitik gürültünün arasında gündelik hayat akıp gidiyor.
Denizde ise masmavi mini buzdağları, dalgaların içinden doğrudan yükselen dağlar, kayalar, gökyüzü ve ufka kadar uzanan deniz ile inkâr edilemez bir sessizlik var; tam da insanın hayal ettiği Grönland.
Belki de “bu dünyadan değil” demek abartı sayılmazdı.
İzlanda: Turizmin yağ gibi işlediği yer
Grönland’dan sonra Reykjavik’e varmak, turizm endüstrisinin evriminde birkaç basamak birden atlamış gibi hissettirdi.
Grönland, sanki bir eşikte duran bir destinasyon gibi; İzlanda ise uluslararası ziyaretçilerin ne istediğini anlamak için yıllarını vermiş.
Ve bu da her şeyden belli oluyor.
Rakamlar, turizmin ne kadar önemli hâle geldiğini net biçimde gösteriyor. İzlanda İstatistik Kurumu’na göre 2025’te kayıtlı konaklama tesislerinde tahmini 10,16 milyon geceleme gerçekleşti; bu da bir yılda yüzde 9,1’lik artış demek.
Turizm, 2025’te İzlanda’nın GSYİH’sinin doğrudan yüzde 8,8’ini oluşturdu; yerli ve yabancı ziyaretçilerin toplam turizm harcaması ise neredeyse 914 milyar İzlanda kronuna, yani 6,5 milyar euronun üzerine çıktı.
Küçük bir ada ülkesi için bu, son derece yüksek bir rakam ve bir gezgin olarak, bu rakamların etrafında şekillenen sofistike endüstriyi net biçimde görüyorsunuz.
Reykjavik hem şirin ve renkli hem de turizm konusunda son derece usta.
Her yerde geziler satılıyor; restoranlar, İzlanda tasarımlarını satan dükkânlar, sayısız outdoor mağazası, Viking temalı hediyelikler ve sıra sıra geleneksel yün kazaklar karşınıza çıkıyor.
İlk bakışta hepsi kaşındıracak gibi görünüyor, ama kız kardeşimle birlikte envaiçeşit model denedikten sonra anladık ki öyle değiller.
Yine de sevilen bir köpek gibi tüy döküyorlar.
Bir de yemekler vardı.
Balık başlı başına bir sürprizdi: Olağanüstü taze morina; balık & patates kızartmasıyla ünlü olsa da Birleşik Krallık’ta önünüze gelen hiçbir morinaya benzemiyor.
Üstelik füme somon, karides ve içi oyulmuş ekmek kaselerinde servis edilen içinizi ısıtan çorbalar var.
Daha maceraperest olanlar için menülerde at eti, balina bifteği ve ince ince dilimlenmiş füme puffin (deniz papağanı) bile yer alıyor.
İzlanda, kendisini farklı kılan ne varsa bunu ziyaretçilerin kolayca erişebileceği deneyimlere dönüştürme konusunda olağanüstü başarılı; ama kaçınılmaz bir sorun var.
Çok pahalı.
Tıpkı Grönland’da olduğu gibi, eriyen buzulları, kirlenen okyanus ve toprakları, iklim krizinin karanlık ufkunu görmezden gelmek mümkün değil; turizm ve balıkçılığa bu kadar bağımlı bir ülke için bunları görmezden gelmek zaten imkânsız.
Belki de İzlanda’nın başarısının kalbinde yatan çelişki burada. Ülke, İzlanda deneyimini satma konusunda olağanüstü bir noktaya gelmiş durumda. Ama herkesin temelde buraya gelme nedeni olan şey, kimsenin yaratmadığı bir şey.
Doğa.
Reykjavik dışına yaptığımız gezide sardalye gibi üst üste tıkılmış olsak da şehir geride kaldıktan sonra şikâyet etmeye devam etmek gitgide zorlaştı.
İzlanda, Kuzey Amerika ve Avrasya tektonik plakalarının tam üzerinde yer alıyor. Yarıklar, ülkeyi adeta baştan başa kesiyor; yerin altında jeotermal enerji kaynıyor; volkanlar, şelaleler ve uçsuz bucaksız açık alanlar, sanki gezegenin çıplak hâlinin ortaya çıktığı hissini veriyor.
Hollywood da aynı fikirde gibi görünüyor.
Game of Thrones, İzlanda manzaralarını “Duvar”ın ötesindeki topraklara dönüştürdü; Christopher Nolan ise Matthew McConaughey ve Anne Hathaway’in başrolde olduğu Interstellar filminde ülkenin bazı bölgelerini başka bir gezegenin yüzeyine çevirdi. Star Wars evreni de kendine İzlanda’nın bu dünyadan kopuk manzaralarında yer buldu.
Norveç: Pahalı ama değdiğini hissettiren ülke
Bergen bizi, ertesi sabah açılan sağanak yağmurla karşıladı.
Bergen’den Myrdal üzerinden Flam’a gitmek istiyorduk ama bir sorun vardı: Doğrudan trenlerin hepsi satılmıştı. Bunun üzerine Bergen’den Voss üzerinden Myrdal’a, oradan da ünlü Flam Tren Yolu’na bağlanan alternatif bir rota bulduk.
Dağlar, gözün – ya da bir iPhone kamerasının – gerçekten kavrayabileceğinin ötesine uzanıyordu.
Şelalelerden ve azgın nehirlerden dökülen sular; kocaman zirvelerin eteğine yaslanmış küçücük yerleşimler…
Flam Tren Yolu, fjordun kıyısına kadar yaklaşık 20 kilometre boyunca olağanüstü dramatik dağ manzaraları arasından geçiyor ve Norveç’in en ünlü tren yolculuklarından biri sayılıyor.
Hollywood, iyi bir sebeple bu ülkeyi de bolca kullanmış. Tom Cruise, Mission Impossible serisiyle defalarca Norveç’e döndü. Mission Impossible: Fallout’ta Cruise ve Henry Cavill’in yer aldığı final sahnesi, Preikestolen’deki nefes kesici uçurumun tepesinde çekildi; Dead Reckoning’de ise Cruise, Helsetkopen’den motorla atladı. Daniel Craig’in son James Bond filmi No Time to Die da Norveç’te çekildi; Brian Cox ve Jeremy Strong’un rol aldığı Succession dizisi de ülkenin farklı noktalarına ev sahipliği yaptı.
Lüksün bedeli
Norveç de pahalı, ama turistler uzak duruyor gibi görünmüyor.
Norveç’te ticari konaklama tesisleri 2025’te 40,6 milyon geceleme kaydetti; bu, bir yılda yüzde 5,2’lik artış demek.
Uluslararası ziyaretçiler, rekor düzeyde 14,2 milyon gecelemeyle toplamın önemli bir kısmını oluşturdu; bu da yüzde 14’lük bir artış. Yabancı gecelemelerin yaklaşık dörtte üçü ise Avrupa pazarlarından geldi.
En büyük pazar Almanya oldu; onu İsveç, Hollanda, Birleşik Krallık ve Danimarka izledi.
Bergen’in kendisi de yükselişte; daha geniş bölge 2024’te yaklaşık üç milyon ticari geceleme kaydetti; bu, 2019’un yüzde 13,5 üzerine çıkıldığı anlamına geliyor.
Visit Bergen’in İletişim Direktörü Eirik Gjøvåg Berge, Euronews’e yaptığı açıklamada, Norveç’in yüksek fiyatlarla anılan imajıyla ziyaretçilerin gerçekte ne yaptıkları arasında ayrım yapmak gerektiğini vurguluyor.
Verilerin, yüksek maliyetlerin uluslararası gezginleri kaçırdığına dair bir işaret taşımadığını belirtiyor.
“Aksine,” diyor, “pek çok uluslararası ziyaretçi için elverişli kur seviyeleri ile Norveç’in doğa ve deneyim destinasyonu olarak güçlü cazibesi birleşince büyüme devam etti.”
Kalite, fiyatı haklı çıkarıyor mu?
Home Hotel Havnekontoret’nin Genel Müdürü Hilde Berentsen, bunun cevabının evet olduğuna inanıyor. “Bir hizmete para ödüyorsanız, daha yüksek kalite beklersiniz,” dedi bana. “Her zaman en ucuzunu seçerseniz, etrafınızda kalite olmaz.”
Berentsen, otelin 2006’da açılmasından bu yana Bergen’in turizm endüstrisinin gelişimini yakından izlemiş.
İlk ünlü konuklarından biri, takımıyla birlikte burada kalan futbol efsanesi Diego Maradona’ydı. Otel daha sonra, Bergen’in en pahalı otel odası olarak anılan lüks süitiyle epey ses getirdi; sonrasında başka ünlü konuklar da aynı yolu izledi.
“Her şey herkes için olamaz,” diyor Berentsen; ülkeyi deneyimlemenin kamp, karavan ve daha ucuz konaklama gibi farklı yollarına işaret ederek.
Visit Bergen’e göre turizm sektörü yaklaşık 13 bin kişiye istihdam sağlıyor ve yılda 617 milyon euronun (6,7 milyar NOK) üzerinde katma değer yaratıyor.
Üç ülke, kuzey turizminin üç bambaşka yüzü.
Yolculuğumuzun sonuna geldiğimizde, Stansted’den kalkarken bindiğimiz o pek de lüks sayılmayacak uçak, hafızamızda çok gerilerde kalmıştı.
Üç ülkeden geçtik; hepsi olağanüstü doğal güzelliklere sahipti ama sundukları deneyimler şaşırtıcı derecede farklıydı.
Bu tatilde ne Akdeniz sahilleri vardı, ne şezlonglar, ne de dürüst olmak gerekirse pek güneş.
Onun yerine fjordlar, dağlar, volkanlar, şelaleler, tektonik plakalar, Viking kazakları, taze balıklar, tıklım tıklım trenler, beklenmedik dostluklar ve Donald Trump vardı.
Yola hiçbir beklentisi olmadan çıkan iki kız kardeştik; ama sonunda her bir yeri yalnızca üç kelimeyle anlatabildik ve muhtemelen, onlar bile yetmedi.