Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Prof. Emre Erdoğan: Covid-19 salgını kutuplaşan Türkiye'de farklılıkları unutturur mu? | Görüş

Yorum sayfamızda yayınlanan makaleler, euronews'in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Metin boyutu Aa Aa

Yazar: Prof. Dr. Emre Erdoğan - İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı

Coronavirus (Covid-19) salgını 16 Nisan 2020 tarihi itibarıyla 185 ülkede 2 milyondan fazla kişiyi etkilemiş ve 140 bine yakın kişiye ulaşmış durumda. Birçok ülke Covid-19 salgınıyla mücadele etmek amacıyla okulların geçici ya da tamamen kapanmasından, seyahat yasaklarına; seyahat kısıtlamalarından şehirlerin ya da bölgelerin karantinaya alınmasına kadar zorunlu tedbirler alıyor.

Salgının ekonomik etkileri o kadar büyük ki IMF “Büyük Bunalımdan Beri Görülen En Kötü Ekonomik Kriz” olarak adlandırıyor ve farklı kaynaklar önümüzdeki üç ayda %35’e varan bir küçülme öngörüyorlar. Hükümetler gayrisafi yurtiçi hasılalarının yüzde 20’sine kadar varan ekonomik teşviklerle salgının ekonomik etkilerine yanıt vermeye çalışıyorlar ancak bu çabalarında ne kadar başarılı olacakları bilinmiyor. Türkiye özelinde yapılan farklı senaryo çalışmaları ekonominin bu yıl %8 ile %17 küçüleceğini, 2 milyona yakın insanın işini kaybedebileceğini ve işsizliğin oranının %25’e kadar yükselebileceğini öngörüyorlar. Bütün bu veriler, ülkelerin modern çağın en büyük sınavlarından biriyle karşı karşıya kaldıklarını gösteriyor.

Covid-19 sonrası nasıl bir dünya bizi bekliyor?

Söz konusu sınav sadece kaç kişinin yaşamının kaybedeceği ya da ekonominin ne kadar zarar göreceğiyle sınırlı değil; bu kadar büyük bir salgının toplumsal ve siyasal sonuçları da merak uyandırıyor. Covid-19 sonrası dünyanın nasıl bir dünya olacağı çok sayıda düşünür tarafından tartışılıyor. Salgın bittiği zaman daha dayanışmacı, daha paylaşımcı ve adalete daha fazla önem veren bir dünyaya uyanacağımızı söyleyenler olduğu gibi; tam tersine “insan insanın kurdudur” şiarının kabul gördüğü bir senaryoyu daha mümkün görenler de var. Ya da basit bir gerçekçilikle, salgının etkilerinin çabucak unutulacağı ve her şeyin aynı kalacağı inancı da yaygın. Bu tahayyüllerden hangisinin gerçekleşeceğini zaman gösterecek.

Türkiye özelinde merak edilen konulardan biri de son dönemde önemli bir tartışma ekseni olan toplumsal kutuplaşmanın azalıp azalmayacağı, daha iyi sona erip ermeyeceği. Bu konuda da yaşananların toplumsal fay hatlarını yumuşatacağına inanan iyimserler olduğu gibi, bu süreç sonucunda bölünmelerin kesinleşeceğini savunanlar da var. Bu konuda fikir yürütebilmek için Türkiye bağlamında kutuplaşmanın ne anlama geldiğini ve hangi faktörlerin kutuplaşmayı mümkün kıldığını göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Kutuplaşmanın tanımı üzerinde bir uzlaşma olmadığı biliniyor, ancak ülkemizde var olduğunu öne sürdüğümüz durum tam tanımıyla siyasal duygusal kutuplaşma… Basitçe insanların siyasal tercihlerinin kimliklere dönüşmesi ve farklı siyasal tercihlere sahip insanların kendi “kabilelerinden” olmayanlara tahammül derecelerinin azalması. Bu kutuplaşma tanımında insanların diğer parti seçmeleriyle komşu olmaya katlanamamaları, kendilerini ve kendi partilerine oy verenleri tartışmasız bir şekilde ahlaken üstün görmeleri ve en önemlisi diğer kabile üyelerinin siyasal haklarının kaldırılmasını desteklemeleri yer alıyor. Genel bir değerlendirmeyle insanların diğerlerini siyasal parti tercihleri üzerinden “ötekileştirmeleri” de diyebiliriz. Bütün bu sürecin tiksinti ve öfke gibi duygularda tezahür ediyor olması da “duygusal” kutuplaşma adı vermemize yol açıyor.

Kutuplaşma spirali

Sadece Türkiye’de değil, diğer örneklerde de kutuplaşmaya yol açan ve bunu tetikleyen bir dizi kurumsal etken bulunuyor. Bunlardan birincisi ülkedeki yönetim biçiminin “kazan/kaybet” şekilde tasarlanması, öyle ki seçimlerde kazanan taraf iktidarı kimseyle paylaşmadan hem karar verme yetkisini elinde tutuyor, hem de iktidarın nimetlerini tek başına kazanıyor. Bu süreç uzun bir süre devam ettiğinde toplumun sürekli kazananlar ve sürekli kaybedenler diye bölünmesi şaşırtıcı olmuyor. İkinci faktör ülkede referandumların ya da referandum benzeri seçimlerin sık sık gerçekleştirilmesi, bu tür seçimlerde kısmi bir kazanım söz konusu olmadığından, kazanan her şeyi aldığından; her seçim toplumsal kutuplaşmaya katkıda bulunuyor. Üstelik bu referandumlar sadece resmi olarak da gerçekleşmiyor, gündelik yaşamdaki herhangi bir konu insanların siyasal kimliklerini ortaya koydukları bir enformel referanduma dönüşebiliyor, yapılan her tercih duygusal yatırıma dönüşüyor ve bir sonraki referandumdaki oyu belirliyor. Bu tür bir dizge, kutuplaşma spiralinin doğmasına yol açıyor.

"Ülkemizdeki kutuplaşma hastalığı o kadar derinden kaynaklanıyor ki Covid-19 salgını bile farklılıklarımızı unutmamızı sağlamıyor."
Prof. Emre Erdoğan
İstanbul Bilgi Üniversitesi

Kurumsal faktörlerin sonuncusuysa ülkedeki medya sistemi. İnsanların çoğunluğu dünya hakkındaki bilgilerini medyadan, dolaylı olarak elde ediyorlar. Eğer ülkedeki medya sistemi çoğulcu değilse, kutuplaşmışsa ve insanlar sadece tek tip, kendilerine yakın haber kaynaklarından haber alıyorlarsa, diğerlerinden farklı bir dünyada yaşadıklarını düşünmeye başlıyorlar. Her kabile kendi gerçekliğinde yaşarken, farklı gerçeklik iddialarını sağlıksız ve hatta hastalıklı bulmak kaçınılmaz oluyor. Sosyal medya da bu soruna çare oluşturmuyor, çünkü her türlü sosyal medyada insanlar kendilerine benzer kişilerle takılıyorlar ve algoritmalar da farklı kişilere/görüşlerle karşılaşmayı engelliyor. Bu faktörlere zaten var olan toplumsal kırılmaları, kültür savaşlarını ve sınıf/statü savaşlarını da kutuplaşmanın kolaylaştırıcıları olarak ekleyebiliriz.

Pekiyi, içinde bulunduğumuz Covid-19 günlerini saydığımız etkenleri ne yönde değiştirmiştir, buna bir bakalım. Öncelikle ülkemizin tercih ettiği hükümet sistemi olan Cumhurbaşkanlığı sisteminin kapsayıcılık açısından kusurlu olduğunu belirterek başlayalım. Önceliği zaten yürütme organının hızlı/etkin karar alması ve eyleme geçmesi olarak tanımlayan bu sistemin denge/denetleme mekanizmalarını dışarıda bırakmaya kendiliğinden bir eğilimi bulunuyor, hele ölüm/kalım savaşı içerisinde bulunduğu muhalif unsurlarla istişare asla öncelikleri arasında yer almıyor.

Teknokratik yönetim

Covid-19 ile aslında bir sekreterya özelliğini almış Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen mücadelede de politikalar tek elden, neredeyse teknokratik bir şekilde alınıyor, oluşturulan Bilim Kurulu sadece hekimlerden oluşurken, toplumsal unsurlar dışarıda bırakılıyor. Cumhurbaşkanı’nın kişiliğinde somutlaşan halk iradesince yürütülen politikalar konusunda toplumdan istenilen sadece koşulsuz bir güven. Her ne kadar Sağlık Bakanı’nın kişiliği ve tarzı bu kriz döneminde güven telkin etse de politikaların tek taraflı ve istişareye yer bırakmadan oluşturulması yerindeliğinin yanı sıra meşruiyetinin de sorgulanmasına yol açıyor. Siyasal kurumlara güvenin performanstan çok siyasal aidiyetlerle değerlendirildiği bir ortamda, çok güvenilir olması gereken kurumların tek taraflı davranışları konunun siyasallaşması ve toplumsal kutuplaşmayla sonuçlanıyor.

Sadece Sağlık Bakanlığı’nın değil, geçen haftalarda örneğini gördüğümüz üzere Milli Eğitim, İçişleri ve Hazine Bakanlıklarının geliştirdiği bütün politikalar da benzer bir siyasallaşmış perspektifte değerlendirildiğinden, her politika tercihi siyasal kimlikler üzerinden oylanıyor, bir tür referanduma tabii tutuluyor. Bu referandum tabii ki çoğunlukla sosyal medya üzerinden gerçekleştiriliyor ve safların sıklaşmasıyla sonuçlanıyor. Kutuplaşmanın en önemli göstergelerinden biri hükümet tarafından açıklanan vaka sayılarının gerçekliği konusunda kutuplar arasında uzlaşmanın olmaması. Özellikle politika üretimden dışlanmış kesimler bu sayılar sahteliğini ispat edebilmek ve geçerliliğini sorgulamak için özel bir çaba harcıyorlar. Sadece bu sayıların doğru olup olmadığı konusundaki görüşünü sormak dahi bir kişinin hangi kabilede yer aldığını kolaylıkla tahmin etmemizi sağlayabilir.

Sahte haberler bilgi çağlayanlarıyla çoğalıyor

Medya, özellikle de sosyal medya da kutuplaşma sürecine katkıda bulunuyor. Herkesin kendisine benzer kişilerle takıldıklarını söylemiştik, dolayısıyla üretilen kanaatler ve en önemlisi sahte haberler bu “bilgi çağlayanları” vasıtasıyla kolaylıkla çoğalıyor, WhatsApp grupları marifetiyle hızla kabileler içerisinde yayılıyor. Ülkemizdeki bilgi okur yazarlığının ve eleştirel düşüncenin eksikliği bireylerin kendi önyargıları doğrulayan haberleri hızla yaymalarına yol açtığından; yalan haberler bazen salgından daha hızlı bile yayılabiliyor. Ötekinin bilgisine aşina olmayan hallerimiz nedeniyle de bizden farklı bilgilere sahip olan insanlara empati duymak zorlaşıyor ve öteki, “cahil” ya da “hain” olarak nitelendiriyor. Tiksintiye yol açan bu tanımlama karşılıklı diyaloğu imkânsız hale getiriyor. Eğer bağımsız ve tarafsız bir medyaya sahip olsaydık, bu boşluk objektif habercilik tarafından doldurulabilirdi; ne yazık ki o çizgiyi çoktan geçmiş durumdayız.

"Sahte haberler bu “bilgi çağlayanları” vasıtasıyla kolaylıkla çoğalıyor, WhatsApp grupları marifetiyle hızla kabileler içerisinde yayılıyor.
Prof. Emre Erdoğan
İstanbul Bilgi Üniversitesi

Buna salgının aslında bir terör saldırısı gibi sonuçlara yol açtığını, kendisinin ve sevdiklerinin başına gelebilecek korkunç şeylerin korkusuyla içine kapanmış insanlar yaşamlarındaki belirsizlikten kurtulmak istiyor ve kesin söylemleri arıyorlar. Böyle bir ortamda da mutedil siyasetçiler gözden düşüyor, radikallerin önü açılıyor. Radikaller için de bu ortam yaklaşmakta olan ilk seçimde oylarını maksimize edebilmek için safları sıklaştırma fırsatı oluşturuyor. Radikallerinin diğerini ötekileştirici ve kendi kabilesini yüceltici söylemleri de kutuplaşma sarmalına yardımcı oluyor.

Aslında büyük açılar insanları bir araya getirmek ve ortak bir paydada buluşturmak için bir sebep oluşturabilirdi. Coronavirus kimseye siyasal kimlik sormuyor, hastane yataklarını en son seçimde oy verdiğiniz aday sıralamasıyla doldurmuyorsunuz.

Buna rağmen kriz zamanları insanların ve toplumların sadece iyi yanlarını ortaya koymuyor; ülkemiz örneğinde olduğu gibi zaten var olan kötülükleri daha da pekiştirebiliyor. Ülkemizdeki kutuplaşma hastalığı o kadar derinden kaynaklanıyor ki Covid-19 salgını bile farklılıklarımızı unutmamızı sağlamıyor.

Prof. Dr. Emre Erdoğan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanlığı görevini yürütmektedir. Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirmiş, aynı bölümde doktorasını tamamlamıştır. 1996’dan itibaren kamuoyu araştırmaları yapan Erdoğan, 2003 yılında bağımsız araştırma şirketi Infakto RW’yu kurmuştur. Emre Erdoğan dış politika ve kamuoyu, siyasal katılım, genç ve çocuğun iyi olma hali; gönüllülük, sosyal sermaye ve sosyal gelişim konularında çok sayıda araştırma yürütmüş ve yayın yapmıştır. Son kitapları “Biz”liğin Aynasından Yansıyanlar: Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileştirme”, “Fanusta Diyaloglar: Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” ve “Siyaset’teki Gölge: Korku” adlarını taşımaktadır.)