Loader
Bize Ulaşın
Reklam

Altın Palmiye ödüllü 'Fjord,' hoşgörü ile baskı arasındaki ince çizgiyi sorguluyor

Haftanın filmi: Fjord
Haftanın filmi: Fjord ©  Le Pacte
© Le Pacte
By David Mouriquand
Yayınlanma Tarihi Son güncelleme
Paylaş Yorumlar Google'da Euronews'ü takip edin
Paylaş Close Button

Derin inançlı Rumen bir aile, çocuk istismarı suçlamasıyla karşı karşıya kalınca Norveç’in liberal değerleriyle çatışıyor. Bu yılın Altın Palmiye sahibi 'Fjord,' izleyiciyi kutuplaştıracak bir film; üstelik bunu bilinçli olarak yapıyor.

Bu yılın Altın Palmiye kazananı, izleyiciyi ikiye bölecek türden bir film. Üstelik bunu bilinçli olarak yapıyor.

REKLAM
REKLAM

2007’de "4 Months, 3 Weeks and 2 Days" ile ilk Altın Palmiye’sini kazanan Rumen yönetmen Cristian Mungiu, bu yıl "Fjord" ile Cannes’ın en büyük ödülünü ikinci kez kucakladı. Film, özellikle içinde bulunduğumuz dönemde yanıtlaması kolay olmayan bir soruyu merkeze alan, düşündürücü bir toplumsal dram: Temelde karşı çıktığınız birinin hakları için yine de mücadele eder miydiniz?

Norveç’te yaşanan gerçek olaylardan ve yakın tarihli davalardan esinlenen hikâye, Gheorghiu ailesinin uzak bir İskandinav liman kenti olan Ålesund’a gelişini anlatıyor. Rumen havacılık mühendisi Mihai (Sebastian Stan) ile Norveçli hemşire eşi Lisbet’in (Renate Reinsve) beş çocuğu var. Aile, aynı zamanda derin inançlara sahip Evanjeliklerden oluşuyor. Yeni hayatlarına alışmaya çalıştıkları sırada, en büyük kızları Elia’nın (Vanessa Ceban) vücudundaki morlukları fark eden bir öğretmenin ihbarı üzerine, çocuklarına fiziksel şiddet uyguladıkları şüphesiyle soruşturma başlatılıyor.

Bunun ardından okulun arkasında kopan çığlar kadar ani gelişen bir dizi olay yaşanıyor. Yetkililer son derece hızlı harekete geçiyor; Norveç Çocuk Esirgeme Kurumu, soruşturma devam ederken çocukların tamamını, annesinin hâlâ emzirdiği bebek de dahil olmak üzere, aileden alarak koruyucu ailelerin yanına yerleştiriyor.

Mihai, zaman zaman ceza vermek amacıyla çocuklarının poposuna bir "şaplak" attığını kabul ediyor. Lisbet ise mutfakta kaynar suyla yaşanabilecek bir kazayı önlemek için kızını bir keresinde sertçe kenara ittiğini söylüyor. Ancak yetkililerin gözünde bir şaplak, çocuklara fiziksel şiddet uygulamaktan farksız; o itiş de fiziksel şiddet kapsamında değerlendiriliyor.

"Biz yardım etmek için buradayız" diyorlar. "Çocukların üstün yararını gözetmek zorundayız."

Fjord
Fjord Le Pacte

Mungiu, sinemasal ahlak masallarında köktenciliği, bürokrasinin kötüye kullanımını ve baskının farklı biçimlerini irdelemeye yabancı değil. Yönetmen, 2022 tarihli "R.M.N." filminde yabancı düşmanlığını mercek altına almıştı. Bu kez titiz bakışını kendi toplumunun dışındaki bir ülkeye çevirerek, sözde hoşgörüsü ve ilerici liberalizmiyle tanınan bir toplumda Batı dünyasının daha geniş çatlaklarını sorguluyor.

Filminin merkezini ultra liberal bir ütopyaya yerleştiren Mungiu, seyirciyi hem hikâyeye hem de kendi değerlerine ilişkin bir dizi soruyla yüzleşmeye zorluyor. Gheorghiu ailesi gerçekten çocuklarına şiddet uygulayan ebeveynlerden mi oluşuyor, yoksa katı dini inançları nedeniyle mi hedef haline geliyor? Ortada yalnızca dil kaynaklı bir yanlış anlaşılma mı var? Yoksa özellikle muhafazakâr gelenekler ve farklı kültürel perspektiflerle karşılaşıldığında, liberal değerlerin ardına gizlenen daha derin bir yabancı düşmanlığından mı söz ediyoruz?

"Onların kültürü" ile "bizim yasalarımız" arasındaki gerilimde disiplin nerede sona eriyor, istismar nerede başlıyor? Görüşlerin adil biçimde dinlenmediği, derin biçimde kutuplaşmış bir dünyada, özellikle toplumsal uyum söz konusu olduğunda, ortak bir zemin bulmak mümkün mü?

Anlaşılacağı üzere "Fjord" birçok şey olabilir ama rahatlatıcı bir seyirlik kesinlikle değil.

Bu da Mungiu’nun hanesine yazılmalı: Yönetmen, seyircinin eleştirel düşünme yetisine güveniyor. Bu sorulara kolay yanıtlar sunmak yerine, izleyicinin kendi hükmünü vermesini tercih ediyor. Aynı zamanda kendini iyi niyetli, hoşgörülü ve ilerici olarak gören herkesin, er ya da geç, kendi inançlarını başkalarına dayatma sınırına ulaşabileceğini gösteriyor. Ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar.

Fjord
Fjord Le Pacte

"Fjord", en çarpıcı hâline temalarına odaklandığında ulaşıyor; karakterlerin içlerindeki öfkeyi açıkça sergilemek yerine ima eden ölçülü oyunculuklar da bu temaların etkisini güçlendiriyor.

Sebastian Stan, evliliğin yalnızca bir kadın ve bir erkek arasında olması gerektiğine inanan, otoriter bir aile reisi olarak neredeyse tanınmaz hâle geliyor. Dünyası başına yıkılırken bile Mihai’yi gerektiği kadar ketum ve kontrollü bir karakter olarak yorumluyor. Renate Reinsve ise oyuncu olarak ne denli geniş bir yelpazeye sahip olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Lisbet’i, hastabakıcılık yaparak topluma hizmet eden ve böylece savunduğu değerleri kendi hayatında uygulayan, gözü kara bir dindar olarak canlandırıyor. Bir hastasının ölümünün ardından fırsat buldukça tebliğcilik yapmaya çalışması da karakterin bu yönünü daha belirgin kılıyor. Özellikle çocuk esirgeme görevlileriyle ilk karşılaşmasında sergilediği ölçülü ve kontrollü tepkiler, giderek derinleşen çaresizliğin adeta ders niteliğinde bir örneğine dönüşüyor.

Bu noktada, kurumun başlıca görevlilerinden Gunda’yı canlandıran Ellen Dorrit Petersen’i de anmak gerekiyor. Petersen, karakterini karikatürize etmeden, ürpertici derecede klinik bir soğukkanlılıkla şekillendiriyor; pastel tonlara bürünmüş, donuk sakinliğini adeta bir silaha dönüştüren bir sorgu hâkimi yaratıyor.

Tüm bu performanslar, seyirciyi kimin tarafında olduğunu ve kime sempati duyduğunu sürekli yeniden tartmaya zorluyor. Üstelik film bu konuda kolay bir çıkış yolu da sunmuyor. Mungiu’nun kesin yargılardan kaçınmasına paralel olarak, hikâyedeki karakterler de kolayca iyi ve kötü taraflara ayrıştırılamıyor.

Böylece film, kendi görüşlerine körü körüne sarılıp karşısındakine empati göstermeyi reddedenlerin, aslında birbirinden ne kadar farklı görünürse görünsün tüm uç fikirlerin aynı katı madalyonun iki yüzü olabileceğini öne sürüyor.

Fjord
Fjord Le Pacte

"Fjord"un tökezlediği yer ise ikinci yarısı. Sert gerçekçilik ve metodik anlatım belli bir noktaya kadar etkisini koruyor; ancak film, giderek defalarca izlenmiş bir mahkeme dramının kalıplarına dönüştüğünde çatlaklar belirginleşmeye başlıyor.

Replikler yer yer yapaylaşıyor, biçimsel mesafe fazlasıyla tanıdık bir hâl alıyor ve bazı unsurlar didaktizme teslim oluyor. Ailenin komşuları ile onların ergenlik çağındaki kızları Noora’yı (Henrikke Lund Olsen) merkeze alan, Noora’nın Elia’yla saplantı sınırında bir bağ kurmasını anlatan yan hikâye de tam anlamıyla yerine oturmuyor. Bu anlatı, filmin en incelikli anlarının etkisini zayıflatan ve hayal kırıklığı yaratan bir finale bağlanıyor.

"Fjord"un ikinci yarısı, yakın dönemin "Anatomy of a Fall"u ya da Thomas Vinterberg’in 2012 tarihli "The Hunt"ı gibi filmleri akla getiriyor. Vinterberg’in filminde Mads Mikkelsen, çocukların ifadelerinin tartışmasız gerçek kabul edilmesi üzerine çocuk istismarıyla suçlanan bir anaokulu öğretmenini canlandırıyordu. Ne kadar düşündürücü olursa olsun, "Fjord" bu filmlerin yanında hem daha zayıf hem de etkisi daha az kalıcı bir yapım olarak kalıyor. Aynı durum Mungiu’nun önceki filmleri "4 Months, 3 Weeks and 2 Days", "Beyond the Hills" ve "R.M.N." için de geçerli. Bu filmlerin hiç azalmayan yoğunluğu, yeni filminde giderek sönümleniyor.

Bu da bizi yeni bir soruya getiriyor: "Fjord", Altın Palmiye’yi hak eden bir film mi?

Film, günümüzün "kültür savaşları"na içkin ahlaki çelişkilerle etkileyici biçimde boğuşuyor; hoşgörü savunusunun nasıl acımasız bir dışlamaya dönüşebildiğini, inatçılığın ve dogmatizmin kaç farklı kılığa bürünebildiğini gösteriyor. Yine de "Fjord", finiş çizgisini başlangıçtaki gücüyle geçemiyor. Bu yılki Cannes yarışmasındaki bazı yapımlarla da tam anlamıyla boy ölçüşemiyor. Paweł Pawlikowski imzalı "Fatherland" ise hâlâ en güçlü yankıyı bırakan filmlerden biri olarak öne çıkıyor.

"Fjord"un tetikleyeceği sohbetler ve muhtemel tartışmalar şüphesiz ilgi çekici olacak. Belki de nihayetinde, filmin kendisinden bile daha fazla.

"Fjord" şu anda Romanya, Yunanistan ve Fransa’da vizyonda ve sonbaharda Avrupa gösterimleri kademeli olarak sürmeye devam edecek. Film, gelecek ay Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterildikten sonra ekim ayında ABD ve Kanada sinemalarına uğrayacak. Almanya, İspanya ve Polonya gibi bazı ülkeler ise 2027 Ocak ayına kadar beklemek zorunda kalacak.

Görüntü editörü • Amber Louise Bryce

Erişilebilirlik kısayollarına git
Paylaş Yorumlar Google'da Euronews'ü takip edin

Bu haberler de ilginizi çekebilir

Londra’nın ünlü orkestrası Covent Garden Sinfonietta Bodrum’da

Wisin’den sıra dışı girişim: Reggaetonun üniversitesi kuruluyor

Euronews Culture’da haftanın filmi: The End of Oak Street, Jurassic World’ü geride bıraktı