Newsletter Haber Bülteni Events Etkinlikler Podcasts Video Africanews
Loader
Bize Ulaşın
Reklam

Chloe Zhao’nun 'Hamnet'i: Shakespeare’in yasını tekrar kurgulamak

"Hamnet"
"Hamnet" ©  AP
© AP
By Buse Keskin
Yayınlanma Tarihi
Paylaş Yorumlar
Paylaş Close Button

Maggie O’Farrell’ın romanından uyarlanan film, kaybı sanata dönüştürmenin ve doğayla yeniden bağ kurmanın sinematik bir ifadesine dönüşüyor.

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.

Zihinde acımasız kaderin oklarına,

taşlarına katlanmak mı daha soyluca,

Yoksa dertler denizine karşı silah kuşanıp

onlara karşı durarak son vermek mi? "

Hamlet’in bu ünlü sözleri, insanın yaşamla ölüm, kalmakla gitmek arasındaki kararsızlığını anlatır. William Shakespeare, yüzyıllar önce insan ruhunun en temel çatışmasını böyle ifade etmişti.

William Shakespeare’in yaşamı boyunca yazdığı eserler, yüzyıllardır yazarın kişisel hayatıyla ilişkilendirilerek okundu. Bu yorumların merkezinde çoğu zaman "Hamlet" yer alır — babasının ölümünü intikamla anlamlandırmaya çalışan bir prensin hikâyesi. Eserin başkahramanının adının, Shakespeare’in 11 yaşında ölen tek oğlu Hamnet’le neredeyse aynı olması, yazarın kendi yasını bu trajediye dönüştürmüş olabileceği fikrini doğurmuştur.

Chloe Zhao’nun yönettiği "Hamnet," Maggie O’Farrell’ın 2020 tarihli romanından uyarlanan son örneklerden biridir. O’Farrell romanını, COVID-19 salgınının insanlığı sarsmaya başladığı günlerde yayımlamış; bu nedenle metin, tarihsel bir veba salgınını anlatırken modern dünyanın “kayıp” duygusuna da dokunmuştur. Zhao’nun sinema dili de bu amacı sürdürür: Film, hem Shakespeare’in oğlunu kaybedişini hem de bu kaybın yarattığı duygusal ve yaratıcı dönüşümü yeniden kurar.

Hikâye, genç William’ın Stratford-upon-Avon’daki çiftçi kızı Agnes Hathaway (tarihte Anne olarak bilinir) ile tanışmasıyla başlıyor. Birbirine aşık olan çift, bir bebeklerinin de olacağını öğrenmeleriyle hızlıca evlenir. Çiftin ilk çocuğunun doğumundan sonra baba Will, babasının işlerini büyütmek için Londra’ya gidip gelmeye başlar. Aylarca evde yoktur. Çocukları biraz büyüdükten sonra çiftin üç çocuğundan biri olan Hamnet, Elizabeth dönemi İngiltere’sini kasıp kavuran veba salgınında yaşamını yitirir.

Oğlunun ölümünden sonra Will’in Londra’daki tiyatro dünyasına yönelmesi, hem eşinden uzaklaşmasına hem de yasını sanata dönüştürmesine yol açar. Film, bu süreci yalnızca bir biyografi olarak değil, “yazmak” eyleminin bir tür iyileşme biçimi olarak ele alır.

İsim ve tarihsel karmaşa olmaması adına roman tarihi bir bilgiyle başlar: 1580’lerde Stratford’daki Henley Caddesi’nde yaşayan bir çiftin üç çocuğu vardır. Önce Susanna, ardından ikizler Hamnet ve Judith doğar. Hamnet adındaki oğlan 1596’da 11 yaşındayken ölür. Dört yıl sonra babası Hamlet adında bir oyun yazar. O dönemde Hamnet ve Hamlet isimleri birbirinin yerine geçebilen adlardır.

Film 11 yaşında ölen Hamnet’in hem anne hem de baba tarafından yaşanan yas duygusuna odaklanır. Ancak yas anlatımı daha çok anne üzerinden ilerler. Anne, sürekli uzakta olan babayı orada olmamakla suçlar ve acısını onun yaşadığı kadar derin yaşamadığını iddia eder.

Ve en sonunda baba, içindeki yasla baş edebilmek için Londra’da bir tiyatro oyunu yazar: “Hamlet.” Filmin sonunda anne Agnes’in tiyatroyu izlemesiyle asıl katarsis yaşanır.

Doğanın diliyle yas

Zhao’nun yorumu, Shakespeare’in yaşadığı kaybı Hamlet oyunuyla duygusal bir bağ içinde kurgular. Kitabın içindeki tiyatro oyunu gibi, film de hem tiyatro oyunu ve romanla katmanlaştırılmış. Tıpkı oyundaki Hamlet’in babasının hayaletiyle yüzleşmesi gibi, filmde de William kendi içindeki aynı bir hayalet gibi ona musallat olmuş yas duygusuyla hesaplaşır. Oğluna veda etmenin yolu budur onun için. Agnes ise doğayla kurduğu sezgisel bağ aracılığıyla kaybı kabullenir; bu da filmi, erkek yaratıcılığının ötesine geçen dişil bir iyileşme anlatısına dönüştürür.

Chloe Zhao’nun sineması genellikle sade, sessiz ve gözlemci bir anlatıma dayanır. "Nomadland" ve "The Rider"da olduğu gibi "Hamnet"te de hikâye büyük olaylar yerine küçük, dikkatli ayrıntılarla ilerler. Ancak bu film, önceki işlerinden farklı olarak doğanın huzuruyla birlikte ölümün ağırlığına da odaklanır. Zhao, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi, doğa üzerinden anlatır.

Agnes Shakespeare (tarihte Anne Hathaway olarak bilinir), Jessie Buckley’nin güçlü performansıyla, filmde merkeze alınan karakterdir. Agnes doğayla uyum içinde yaşayan, şifacı bir kadındır. Orman onun hem sığınağı hem de ifade alanıdır. Zhao, Agnes’i doğumla ölümün iç içe geçtiği bir dünyanın parçası olarak gösterir; kamera çoğu zaman onu ağaç köklerinin dibinde, toprağın içinde resmeder.

William Shakespeare’i canlandıran Paul Mescal ise daha geri plandadır. Zhao, Shakespeare’in dehasını anlatmak yerine, Agnes’in sezgisel gücüne odaklanmayı tercih eder. Böylece film, erkek sanatçının değil, onun sessizce geride kalan eşinin gözünden bir hikâyeye dönüşür.

Hamnet’in ölümü filmde büyük bir dönüm noktası olarak değil, derin bir sarsıntı olarak işlenir. Zhao, acıyı dramatize etmez; onun yerine doğanın seslerini kullanır. Yükselen sular, kararan gökyüzü ve rüzgârın uğultusu yasın dili olur. Agnes’in çığlığı yalnızca bir annenin değil, doğanın da acısını temsil eder.

Film boyunca yinelenen ağaç, su ve kök imgeleri, doğumla ölümün birbirinden ayrı değil, aynı döngünün parçaları olduğunu gösterir. Zhao, Will’in Londra’daki sıkışmış yaşamını Agnes’in özgür, ormanla iç içe dünyasıyla karşılaştırır.

Bu fark, uygarlığın katılığı ile doğanın akışkanlığı arasındaki gerilimi simgeler. Özellikle filmin başında Agnes’in ormanda yattığı yerde karanlık bir mağarayı andıran bir ağaç kökü vardır. Agnes doğumunu da burada yapar. Burası bir anne rahmi gibi karanlık bir yönü sembolize eder. En sonunda ortaya koyulan tiyatroda da bu karanlık alanı dekorun içinde özellikle görürüz, Zhao bu alana kasıtlı bir şekilde odaklanır.

Filmin en etkileyici bölümlerinden biri ve katarsisin yaşandığı Agnes’in Globe Tiyatrosu’nda Hamlet’in ilk gösterimini izlediği sahnedir. Shakespeare sahnede kendi yasını anlatırken, Agnes izleyiciler arasında sessizce durur. İzleyicilerin el ele tutuşması, Agnes'le beraber ağlamaları, Agnes'i rahatlatır. Kolektif yas birden bire Agnes için iyileştirici bir güce dönüşür.

Böylelikle filmin sonundaki oyun, bir sanat eserinden çok bir vedaya dönüşür. Bu sahnede Max Richter’in “On the Nature of Daylight” parçası duyulur. Müzik çok kullanılmış olsa da Zhao’nun sade görsel dili ona yeniden anlam kazandırır.

Zhao’nun doğa görüntüleri bazı izleyicilere fazla sembolik gelebilir, ama film duygusal olarak samimi kalır. Çünkü "Hamnet," sadece bir çocuğun ölümünü değil, insanın doğadan ve içsel dengesinden uzaklaşmasını da anlatır. Bu dönemde kitaplardan uyarlanan filmlerin bazıları doğa sembolizminden oldukça fazla yararlanır, geçtiğimiz haftalarda MUBI’de yayımlanan “Geber Aşkım” filmi gibi.

Sonuçta Hamnet, Shakespeare’in “olmak ya da olmamak” sorusunu yeniden düşündürür. Zhao için bu söz, yaşamı ölümle birlikte kabul edebilme cesaretine dönüşür. Film, kaybı bir son değil, yeni bir bağ kurma biçimi olarak gösterir. Agnes’in ağacın dibinde başlayan hikâyesi, tiyatro sahnesinde tamamlanır — bu, bir bitiş değil, yaşamın döngüsünün kapanışıdır.

Erişilebilirlik kısayollarına git
Paylaş Yorumlar

Bu haberler de ilginizi çekebilir

Hollandalı yazar İstanbul'un perili köşklerinin hikayelerini derledi

'Sevgilerle, Bedri Rahmi Eyüboğlu' sergisi Casa Botter'de

'Geber Aşkım': Annelik, delilik ve doğa arasında çözülme hikayesi