Newsletter Haber Bülteni Events Etkinlikler Podcasts Video Africanews
Loader
Bize Ulaşın
Reklam

Yazar Orhan Pamuk ile Masumiyet Müzesi’nde: 'Eşyaların sırrına inanıyorum'

Nobel Ödüllü Yazar Orhan Pamuk
Nobel Ödüllü Yazar Orhan Pamuk ©  Euronews Türkçe
© Euronews Türkçe
By Burcu Basaran & Buse Keskin
Yayınlanma Tarihi Son güncelleme
Paylaş Yorumlar
Paylaş Close Button
Aşağıda yerleştirilen video haber linkini kopyalayın/yapıştırın Copy to clipboard Bağlantı kopyalandı!

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un müzeye çevirdiği Çukurcuma'daki evde gerçekleştirdiğimiz özel söyleşide, eşyaların hatıraları geri getirme gücünü, koleksiyonculuğun sarsıcı doğasını ve müzenin bir şehir hafızası olarak geleceğe bıraktığı mirası konuştuk.

Masumiyet Müzesi 2008'de roman olarak yayınlandı, 2012'de fiziksel bir müze olarak doğdu, bu yıl yayınlanan Netflix dizisiyle de çok daha geniş bir kitleye kavuştu.

REKLAM
REKLAM

Euronews Türkçe ekibi, Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Pamuk tarafından bizzat müzede ağırlandı. Pamuk, romanın ardındaki felsefeyi, eşyaların hatıra gücünü ve müzenin geleceğe bırakacağı mirası paylaştı.

'Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum' cümlesi bugün dünya edebiyatının en çarpıcı açılışlarından biri olarak kabul ediliyor. Sizce bu cümleyi bu kadar güçlü yapan şey nedir?

Roman şu cümleyle de bitiyor: "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım." İlk ve son cümlede ortak üç kelime var: mutluluk, hayat ve bilmek. Bu üçü benim romancılığımda çok önemli üç kahraman. Mutlu olabiliriz ama bunu bilmeyebiliriz; nitekim başkahraman Kemal de bu konuda tam olarak öyle.

Hayatın bence en önemli değeri mutluluktur. Tolstoy, benim için en büyük yazardır, bütün romanlarında hayatın anlamını, mutluluğun nedenlerini araştırmıştır. Masumiyet Müzesi de bütün bu konularla meşgul olan bir roman olduğu için — mutluluk, hayat ve hayatın anlamı, mutluluğun farkına varmak — bu kelimelerin yer aldığı iki cümleyle başlıyor ve bitiyor.

Bu hikâyenin bir gün gerçek bir müzeye dönüşeceğini en başından beri biliyor muydunuz?

Tabii ki, romanın son sayfalarında Kemal bu müzeyi nasıl kurduğunu ayrıntılarıyla anlatır. Yani 'önce roman çok popüler oldu, sonra müzesini yapayım' demedim. Aynı anda hem müzeyi hem romanı düşündüm. Nitekim şu an içinde bulunduğumuz bu binayı 1998'de satın aldığımda romanı henüz yazmaya başlamamıştım. Burası İstanbul'un Çukurcuma, Cihangir, Taksim civarı bir muhiti. Kadın kahramanın burada oturacağına, müzeye dönüştürdüğüm bu evi aldıktan sonra karar verdim. Müzede sergilenen eşyaları satın aldıkça romanı yazıyordum çünkü romanın esası şu: bir adam bir kadına öyle âşık olur ki, bu aşk da öyle mutsuz bir seyir izler ki adam kadını hatırlamak için pek çok eşyayı biriktirir. Ben önce eşyaları aldım, biriktirdim; onlara bakarak da romanı yazdım.

Bu bir mutluluk arşivi mi, yoksa daha çok mutsuzluğun arşivi diyebilir miyiz?

Masumiyet Müzesi'nin bir arşiv yanı var elbette. Zaten ben müzeleri severim. Arşivler toplumun hafızalarıdır, toplumda yaşanan şeyleri biriktiren yerlerdir. Ama arşivlerde metinler ve kâğıtlar birikir, müzelerde ise toplumun hafızası olan eşyalar.

Masumiyet Müzesi için aynı zamanda 1950'lerden günümüze İstanbul hayatının bir çeşit tarihini barındıran mütevazı bir şehir müzesi denebilir. Masumiyet Müzesi, bir romana dayanan bir müze olmaktan başka, şehir hayatının özellikle batılılaşmış laik burjuva hayatının eşyalarını gözler önüne serer.

Nobel Ödüllü Yazar Orhan Pamuk ve Euronews Türkçe ekibi
Nobel Ödüllü Yazar Orhan Pamuk ve Euronews Türkçe ekibi Euronews Türkçe

Müze fikri aklınıza nasıl düştü?

Müzenin kataloğu olan 'Şeylerin Masumiyeti' kitabında anlattığım gibi, müzenin fikri ilk olarak, Osmanlı hanedanının son üyelerinden Şehzade Ali Vasıf Efendi'yle tanıştığımda geldi.

Hanedan üyelerinin Türkiye'ye girme yasağının kalkmasının ardından — 1970'lerin sonu, 80'lerin başı — kendisiyle aynı masada oturma şerefine eriştim. Mısır'da İskenderiye'deki Antoniadis Müzesi'nin müdürlüğünü yapıyordu. Onu seven, ona saygı duyan insanlar da "Size Türkiye'de bir iş bulalım," diyordu. Çünkü parasız olduğu için iş arayışındaydı.

Konuşmamız sırasında gençliğini Ihlamur Kasrı'nda geçirdiğini anlattı. O zaman aklıma şu fikir geldi: Osmanlı padişahının torunu gençliğinin geçtiği Ihlamur Kasrı'na müdür yapılsa... Tarihte de buna benzer örnekler var: Çin'de eski bir imparator müze müdürü olmuş. Eee, güzel olur diye düşündüm.

O düşünceden şu soru doğdu: bir kişi bir müzede hem nesne hem özne olabilir mi? Bu müzede sergilenen eşyalar; Füsun'un sigaraları, günlük hayatta kullandığı tuzluklar, kapkacak, fotoğraflar, bunlar nesnedir. Anlatıcı ses ise özne. Peki, ya sergilenen şey ile anlatıcı ses aynı olursa?

Deneysel romanlar yazan bir yazar olarak bu fikir bende gelişti. Öyle bir müze yapayım ki anlatıcı, kendi hayatındaki eşyaları — bir kadına nasıl âşık olduğunu, o aşk yüzünden biriktirdiklerini — sergilesin. Ziyaretçileri bizzat karşılayıp müzeyi gezdirirken bu adamın kullanacağı ses, romanda benim kullandığım birinci tekil şahıs sesidir.

Romanın sonunda Kemal "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" diyor ancak pek de mutlu görünmüyor.

Evet, herkes de görüyor ki Kemal çok mutsuz; aşktan kıvrana kıvrana ölüyor.

Bu kitabı sevenler, bu kitapta kendini bulanlar mutlu âşıklar değil; daha çok mutsuz âşıklar, aşk acısı çekenler.

En sonunda kitapta da gösterdiğim gibi gelip bana romanın hikâyesini anlatan Kemal ve günlük hayatta kullandığımız tabirle birazcık kafası karışık, kompleksli, dertli.

Kemal, aşk acısı çektiği ve mensup olduğu orta-üst sınıfın batılılaşmış çevrelerinden dışlandığı için mutsuz bir hayat yaşamıştır. Sosyetenin yaptığı gibi okurun da onun hikâyesine gülebileceğini düşündüğü için "Hayır, öyle değil. Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım," der.

Masumiyet Müzesi'nin baş kahramanı Kemal Basmacı'nın ömrünün son demlerini yaşadığı oda.
Masumiyet Müzesi'nin baş kahramanı Kemal Basmacı'nın ömrünün son demlerini yaşadığı oda. Euronews Türkçe

Ancak roman bize şunu da ima eder: 500 sayfalık romanı okudunuz, müzeyi gezdiniz, diziyi seyrettiniz. "Evet, çok mutsuz oldum ama sıradan, olaysız, aşksız bir hayat yaşayacağıma mutsuz bir aşk yaşayayım. Asıl mutluluk derin bir hayat yaşamaktır; aşkta mutlu olmak değil," demeye getirir Kemal. Ya da bu derecede âşık olmak başlı başına insanı mutlu kılar.

Fransız şair Aragon'un dediği gibi, mutlu aşk yoktur. Eğer mutlu bir aşk varsa güzel çocuklar, mutlu bir evlilik olur ama ben onun romanını yazmam.

Romanlarınızda çoğunlukla eşyaların anılarla denk düşmesini görüyoruz. Bundan biraz bahsedebilir misiniz?

Bana kalırsa, her eşyanın etrafında, sanki hatıralardan ve o eşyaya dair farkında olmadığımız ön yargılardan oluşan bir hale — aura da denebilir — vardır. Masumiyet Müzesi, hem müze hem roman olarak bunun üzerine kurulmuştur.

Hikâyede Kemal eşyaları biriktirmeye başlar çünkü sevgilisine kavuşamamaktadır ve o eşyalara sahip olmak, sahip olamadığı sevgilisinin yerini tutar. Ben yalnızca Masumiyet Müzesi'nde değil, başka romanlarımda da eşyalara dikkat ederek yazan bir romancıyım.

Eşyaların bir sihri, bir büyüsü olduğuna inanıyorum. Size bir örnek vereyim: Sinemaya sevgilimizle gittik, el ele seyrettik; sonra onu kaybettik, unuttuk gitti, o aşktan da kurtulduk diyelim. Kemal gibi takılı kalmadık. Yıllar sonra o sinema biletini unuttuğumuz bir paltonun cebinde bulursak, bütün o hatıralar ve acı geri gelir.

Romanın ve müzenin önemli nesnelerinden Jenny Colon çanta ve kadın kahraman Füsun Keskin'in ayakkabısı ve kemeri.
Romanın ve müzenin önemli nesnelerinden Jenny Colon çanta ve kadın kahraman Füsun Keskin'in ayakkabısı ve kemeri. Euronews Türkçe

Eşyaların unuttuğumuz hatıraları, beynimizin, ruhumuzun içinde gizlenen hatıraları geri getirme gücü vardır. Bütün Masumiyet Müzesi projesi yani roman ve müze - dizi benim planladığım bir şey değildi ama memnunum diziden- işte bu hatırlatma gücüne dayanır.

Kemal hem müzesini düşünürken eşyaları sakladığı için memnun, "bir müze yapacağım" diyor ve gelip bana anlatıyor hikayesini. Hem de şimdi mutlu olamadığı için şu andaki aşk acısını geçiştirmeye çalışıyor.

Sevgilimizin yani eski erkek arkadaşımızın eski kız arkadaşımızın eşyalarını biriktiririz. Sonra başkasıyla evlenir, başkasıyla mutlu oluruz ama gene onları bir köşede saklarız. Çünkü kendi hatıralarımıza, kendimize saygı duyarız ve o eşyalar kötü de olsa, mutsuzlukla da yaşamış bile olsak geçmişimizi temsil ederler.

Masumiyet Müzesi aslında herkesin gizlice yaptığını yapmıyor: eski sevgilinin eşyalarını biriktirip yeni sevgiliden saklamıyor, gösteriyor. "Herkes bilsin, ben çok mutlu hayat yaşadım. Füsun'un eşyalarını biriktirdim, bir de müze yaptım, buyurun," diyor.

Masumiyet Müzesi bugün 60 dile çevrilmiş, dünyanın çeşitli ülkelerinde tanıtılmış, oldukça tanınmış bir roman. Zaten bu sene dizinin yayınlanmasına da popülaritesi iyice arttı. Müze yıllar içinde nasıl bir ziyaretçi profili oluşturdu?

15 yıldır açık olan bu müzeyi ziyaret edenlerin yüzde 45'i Avrupalı ve Batılı. Şimdi dizinin yayınlanmasıyla birlikte çok daha fazla Türk ziyaretçi geliyor. İlk yıllarda senede gelen ziyaretçi sayısı 16 bindi, günde 60-70 kişi geliyordu. Onların bilet parasıyla müze ayakta duruyordu. Bu aralar dizinin etkisiyle günde belki 500 kişi geliyor.

Müzeme devletten hiçbir zaman destek almadım. Siyasi nedenlerden değil, devlet verse ben alırım. İlgilenmediler. Ama uluslararası ziyaretçiler, yalnızca Avrupa'dan değil bu müzenin Asya'dan, Çin'den, Kore'den gelenler, müzeyi ayakta tutan başlıca destekçilerim oldu, onlara çok müteşekkirim.

Boş olduğu zamanlarda bile müze, çalışanlarının maaşını çıkarırdı. Ben kendi cebimden zaman zaman vakfa destek verdim. Nobel Edebiyat Ödülü olmasaydı bu müzeyi yapacak param olmazdı, ödül parasını müzeyi yaparak değerlendirdim.

Müzenin açıldığından beri internetteki turist rehberlerinde yıllardır "İstanbul'da görülmesi gereken 15-20 yer" listelerine girmesinden her zaman gurur duydum ve Batılı ziyaretçi sayısını yükselterek müzemi ayakta tutmakta, bugüne kadar getirmemde bana yardım ettiklerini düşünüyorum.

Diziden sonra daha çok Türk ziyaretçi kapıda kuyruk olmaya başladı. Onlara da çok müteşekkirim. Müzenin daha uzun yıllar ziyaretçilerin desteği ile yaşayacağından bu diziden sonra iyice emin oldum ama hiçbir şey belli olmaz.

Gelecekte Masumiyet Müzesi'ni nasıl bir miras olarak görmek istersiniz?

Orta-üst sınıf İstanbul burjuvazisinin ya da daha küçük burjuva olan kadın kahramanın, İstanbul günlük hayatının eşyaları müzesi olarak görmek isterim.

Yazar Orhan Pamuk böyle bir şey hayal etmiş, romanını yazarken müzesini de düşünmüş; bu, benzeri olmayan özgün bir şey. Bu eşyaları tek tek toplarken romanı onlara bakarak yazıyordum.

Romanın son bölümlerinde kahramanların vakit geçirdiği bir otel odasını temsilen düzenlenen enstalasyon.
Romanın son bölümlerinde kahramanların vakit geçirdiği bir otel odasını temsilen düzenlenen enstalasyon. Euronews Türkçe

Her şeyden önemlisi bu müzenin kendine özgü bir atmosferi var, havası var: İstanbul şehir dokusu içerisinde geleneksel eski bir Rum binasına adım attığınızda bambaşka bir atmosferle karşılaşıyorsunuz.

Müzeler mekan olarak, mimari olarak bizleri başka bir dünyaya çeker. Bugün özellikle Batı'da üst sınıftan eğitimli kişiler pazar günleri kilise yerine müze ziyareti yapıyor, manevi hayatlarını müzelerle dolduruyor.

Gelecekte de ben burada olmadığımda bile insanların manevi hayatlarında yalnızca bir metin ve kitap olarak değil, bu müze sayesinde fiziksel olarak kalacağımı hissediyorum. Yalnız ben kalmayacağım; benimle aynı telefonları, aynı tuzlukları, aynı şapka ve elbiseleri, aynı şemsiyeleri kullanmış insanlar da burada yaşamaya devam edecek. Ziyaretçiler, 1974 ile 2000 yılları arasında İstanbul'da nasıl yaşandığını görecek, bu yaşantıyı canlı tutmak için bütün bu eşyalar arasında geçen hikayeyi yazdığımı hatılayacaklar. Orijinal bir şey yaptığımı da düşünerek bizim hayatımıza saygı duyacaklar, ilgi gösterecekler.

Benim derin bir tesellim de bu müzeyi kurmuş olmak, ayakta tutmak ve onun romanını iç çeşit katalog görevini gören romanını yazmış olmaktır.

Görüntü editörü • Emre Basaran

Erişilebilirlik kısayollarına git
Paylaş Yorumlar

Bu haberler de ilginizi çekebilir

Orta Doğu'da savaş: Fransa, Louvre Abu Dabi’ye ödünç verdiği eserlerin geleceğinden endişeli

Kölelikten Beyaz Saray’a: Ficklin ailesinin 80 yıllık sadakat öyküsü

Kültür seçkisi: Avrupa’da haftanın öne çıkan kültür etkinlikleri