Son Dakika

Son Dakika

Facianın 5. yılında Soma: O günden bugüne ne değişti?

Soma katliamının 5. yılı
Soma katliamının 5. yılı -
Copyright
AA
Metin boyutu Aa Aa

“301 insan bir daha buraya gelmeyecek ama böyle giderse biz onların yanına gideceğiz.”

Yıllardır yer altında madencilik yapan Tahir Çetin, ona facianın beşinci yılında ne hissettiğini, Soma’da neler değiştiğini sorduğumda bu yanıtı verdi.

13 Mayıs 2014 günü ve sonrasında ne hissettiğini sorduğumda, “Aynısının başıma geleceğini düşünüyorum. 13 Mayıs’taki o kadınların, o anaların, o babaların, o kardeşlerin feryatlarının aynısının benim arkamdan edileceğini görüyorum” yanıtını veriyor.

O, feryatları hatırlatan bir yanıt verirken ben de bundan beş yıl önce, İzmir hava limanından Soma’ya gidişimi hatırlıyorum. Feryatların günlerce dinmeyeceği bir gökyüzünün altındaki bu yolculuk, kilometre hesabı kısa ama hiç düşünmek istemeyeceğimiz ihtimaller işin içine girdiği için çok uzun süren bir yolculuktu. Daha sonraki Soma’ya gidişlerimde aynı yolu kullanıp hayret etmiştim, yolun kısalığına.

Kasabaya yaklaşırken sayıları artan ambulanslar ve onların sirenleri eşliğinde, madencilerin bedenlerinin buzhanelere taşındığını duyup direksiyonu son anda o yöne kırdığımızda, bir madencinin ekmeğini kazanmak için indiği o sıcak madenden buzhaneye yolcuğunu buz keserek idrak ediyordum. O an neden morglara değil de buzhanelere götürüldüklerini anlamamak mümkün değildi... O ana kadar resmi olarak açıklanan hayatını kaybeden sayısı artacaktı.

Gece ilerlerken feryatlar henüz yeri göğü kaplamamıştı. Hastane önünde kaygılı, etrafa soran gözlerle bakan ama gözünün bir kenarında hala umut ışığı görebileceğiniz bir kalabalık vardı. Ve elbette şimdiden öfkelilerdi. Hiç unutmayacağım, hastane önüne varır varmaz ilk konuştuğum kişi eski bir madenciydi ve “bu maden bildiğiniz gibi değil, taşeronun taşeronunu yapmışlar” diye o sıra ne demek olduğunu pek anlayamadığım bir şey söylemişti. Soma’yı hâlâ en iyi anlatan cümlelerden biridir bu. Sonraki günlerde daha çok duyduk. 19. yüzyıl çalışma koşullarının detayları gün yüzüne çıktıkça taşeronun taşeronu daha çok anlam kazandı.

Küflü gaz maskeleri, iş güvenliği önlemlerinin alınmamış olması, göstermelik eğitimler, madenin patronu Alp Gürkan’ın kazanın ertesinde kameraların karşısına geçip var olduğuna herkesi ikna etmeye çalıştığı “yaşam odalarının” yokluğu bu çağlar öncesi çalışma koşullarının en bariz örneğiydi.

Sonuçta gecenin bir kör vakti, bana önümüzdeki birkaç gün yuva olacak taksi durağından bir araçla madene çıktığımızda, kurtarmaya katılan madenciler bize söyledikleriyle bir karanlık tablo gibi duruyordu karşımızda.

İlk feryatları ise sabahleyin hastanenin önünde duyduk. Siyah başörtüsüyle bir kadın ayakta ancak kolundan tutanların desteğiyle ayakta durabilir halde feryat ediyordu: “Nerede bu insanlar, benim kocam nerede, nerede Türkiye’nin insanları, n’olur çıkarın onu” derken ve ben o anları kaydederken, sanırım o karenin içindeki ve dışındaki herkes ağlıyordu; ya içine ya dışına.

Ertesi gün madenin önünde, kurtarma çalışmalarına katılan bir madenci arkadaşını taşıyan sedyeyi ambulansa kadar taşıyor, ardından kapılarını sertçe kapatıyor ve başını iki elinin arasına alıp feryat ediyordu.

İşte Tahir Çetin’in kulağındaki, facianın ardından 5 yıl geçmesine rağmen onu takip eden ve kendi ardından edilmesinin de neredeyse kaçınılmaz olduğunu düşündüğü feryatlar bunlardı.

Türkiye’nin en büyük işçi katliamındaki zamanda yolculuğumuz böylece sona eriyor Tahir’le. Peki, bütün bunlara rağmen niye hâlâ madende çalıştığını sorduğumda kısa bir bölge ve Türkiye tarihi koyuveriyor önüme: “Yapıyorum çünkü Savaştepe, Kırkağaç, Kınık, Akhisar bölgesinde toprakların madenlere yönlendirildiği, tarım alanlarının, meraların madenlere teslim edildiği bir tablo var. Ama burada tütününden tutun, domatesinden tutun, pamuğundan tutun bunlar üretiliyordu. Şimdi Kınık ve Soma bölgesinde yeni maden sahaları açılıyor. Burası, Soma bir enerji havzasına dönüştürülmüş bir şehir haline geldi.”

Tahir Çetin sadece bir madenci değil, yeni kurulan Bağımsız Maden İşçileri Sendikasının başkanı.

Tahir Çetin, Bağımsız Maden İşçileri Sendikası Başkanı.

“Onlar [301 madenci] bizi uyandırdı. Onlar için de çocukları için de Soma’da bir şeylerin değişmesi gerek” diyor mücadelelerini anlatırken.

Şu sıralar en çok dikkat çektikleri konu meslek hastalıkları. Zira Soma’da 13 Mayıs 2014’ten bu yana yaşanan en belirgin değişimlerden biri klasik üretim yöntemlerinin yerini mekanize diye tarif edilen yöntemin almış olması. Madende makineleşme anlamına gelen bu yöntemin, özellikle fazlaca kömür tozuna yol açması nedeniyle madencilerin eskisinden daha fazla ve genç yaşta akciğer hastalıklarına yakalandığını söylüyor.

O günden bugüne yaşları 35-40 arasında değişen yüzlerce işçi yakalandıkları KOAH gibi hastalıklar nedeniyle hem işlerini, hem sağlıklarını hem de ekmeklerini kaybediyor.

Ancak madenciler hayatlarının en verimli çağlarında iş yapamaz hale gelirken dört yıl süren yargılamanın ardından istinaf mahkemesi, 301 madencinin öldüğü madenin yöneticileri ve sahipleri hakkında madencilik sektöründe çalışmalarının önünde bir mani yoktur kararını onaylıyordu.

Sosyal Haklar Derneğinden, Soma davasında ailelerin avukatlarından biri olan Evren İşler yargı sürecinin geldiği bu aşamayı “adaletle, hukukla, vicdanla bağdaşmıyor” diye özetliyor ve ekliyor:

“İstinaf mahkemesi, yerel mahkemenin verdiği kararda küçük görülen büyük bir düzeltme yaptı. Yerel mahkeme, bu insanların madencilik işkolunda çalışmalarını yasaklama kararı vermişti. Bu çok önemliydi. İstinaf mahkemesi bu kararı kaldırdı. Örneğin Can Gürkan’a şunu demiş oldu: hem seni tahliye ediyorum, hem de sen git diğer madenleri işletmeye devam et. Bu çok gerçekten kabulü mümkün olmayan bir şey. Ne yaptıklarını gördük, neler yapabileceklerini de görüyoruz. Bu insanları yeniden maden işkolunda çalışmaya yollamak gerçekten uykularımızı kaçıran bir şey.”

İstinaf mahkemesinin yerel mahkemenin kararını onaylamasının ardından, madenin “gerçek patronu” olduğunu söyleyen Alp Gürkan beraat ve yönetim kurulu başkanı oğlu Can Gürkan ise tahliye edildi. Bundan sonra Soma veya başka yerlerde madencilik yapmalarının önünde bir engel bulunmuyor.

Soma davasında hiçbir kamu görevlisi yargılanmadı ve dolayısıyla ceza almadı. Avukat İşler, “İş güvenliği ve işçi sağlığı önlemleri açısından maden hiç denetlenmemiş. İş yeri hekimliği bile işçi yatıştırma aracı olarak kullanılmış. Kaldı ki madenler Anayasa hükmü gereğince devletin, buna rağmen kamusal denetim yapılmamış. Bütün bunlar facianın gerçekleşmesinde etkili. Dolayısıyla kamu personeli de ölümlerden sorumlu. Kamu personeli yargılanmadığı için Soma yargılaması hep bir ayağı eksik kaldı” diyor.

Öyle görülüyor ki, Soma’da ve belki Türkiye’nin bütün madenci köylerinde, kasabalarında ve şehirlerinde bir şeyler eksik.

Türkiye’nin maden sahalarını düzenleyen bir maden kanunu yok. Soma’da 301 madencinin hayatını kaybetmesinin ardından istifa eden tek bir bakan, milletvekili, kamu görevlisi yok. Madencilerin yaptıkları işin ağırlığına rağmen hâlâ bir güvenceleri yok. 301 madencinin geride bıraktığı 432 çocuğun artık bir babası yok. Bazen öyle ki Soma’da geride kalanların söyleyecekleri bir şey de yok.

Tıpkı faciadan Soma’ya gidişlerimden birinde mezarlıktan dönerken arabamıza aldığımız amca gibi. Akşam hava kararmak üzereydi. Mezarlıkta bir biz bir de o amca vardı. Bir mezarın başında mırıldanıyordu. Etrafta başka araba görmeyince sessizce onu bekledik. Kasabanın hayli dışındaki mezarlıktan yürüyerek ayrılmaya başladığını görünce, onu istediği yere götürebileceğimizi söyledik sessizce. Arabaya bindi. Hiç konuşmadık.

Sanıyorum, Soma’nın ve Türkiye’nin madenci köylerinde ve kasabalarında konuşulanları duyacak siyasetçilere ihtiyacı var. Tahir Çetin’in dediği gibi, “Bir şeylerin değişmesi lazım.”