Euronews is no longer accessible on Internet Explorer. This browser is not updated by Microsoft and does not support the last technical evolutions. We encourage you to use another browser, such as Edge, Safari, Google Chrome or Mozilla Firefox.

Son Dakika

Son Dakika

Nusaybin’den Tate Modern’e: Zehra Doğan’ın hikayesi

Nusaybin’den Tate Modern’e: Zehra Doğan’ın hikayesi
Copyright
Zehra Doğan
Metin boyutu Aa Aa

Gazeteci ve ressam Zehra Doğan’ın Sur, Nusaybin, Dargeçit gibi çatışma bölgelerinden topladığı objelerden oluşan enstalasyonu 21-25 Mayıs arasında Tate Modern’de sergilenecek.

Doğan, Nusaybinde küçük bir kızın Batı’daki çocuklara seslendiği günlükleri yayınladığı ve çatışma bölgelerindeki resimleri sosyal medyada paylaştığı için 2 yıl 9 ay hapis cezası aldı. Cezaevinde resim malzemeleri verilmeyince roka, salça, zerdeçalı boya; kestiği saçlarını fırça olarak kullandı.

Zehra Doğan 90’lı yılların zorunlu göç ile sarsılan Diyarbakır’ından cezaevine oradan Tate Modern’e uzanan yolculuğunu euronews Türkçe’ye anlattı...

Aşağıdaki yazı gazeteci Rengin Arslan’ın euronews Türkçe için Zehra Doğan ile yaptığı söyleşiden derlenmiştir

Belki her resim yapan gibi ben de çok küçük yaşta resim yapmaya başladım. Ablamın defterine çizimler yapıyordum. Çizdiğim şeylere isimler veriyordum. Sonraki sayfada o karakterlere başka şeyler yaptırıyordum. Resimleri hikayeleştiriyordum.

Biz Diyarbakır Bağlar’da oturuyorduk. 90’lardı, zorunlu göç dönemleriydi. Aileler de çocuklarıyla doğru dürüst ilgilenmiyordu. Biz biraz Allah’a emanet büyüdük. Hocalar biraz da bu yüzden bizim eve gelip “bu kızı sanat okuluna gönderin, yazık etmeyin” diyorlardı. Bizimkiler de “nerede boş bir şey var Zehra’nın ona yeteneği var” diyorlardı gülerek. Mahallede kimin resim ödevi varsa bana yaptırıyorlardı. Birinin evine badana yapıldıysa, bir süsleme istiyorsa beni çağırıyordu. Ama kimse ressam olayım istemiyordu. Aç kalırsın diyorlardı. O yüzden gizli gizli, ders çalışır gibi, kitabın arasına kağıt koyup çiziyordum.

Zehra Doğan cezaevinde annesi ve ailesiyle

Resim yapmayı ne kadar sevsem de liseyi bitirdiğim zaman bile güzel sanatlar diye bir bölüm olduğunu bilmiyordum. Bir arkadaş sayesinde öğrendim, sınava gir dedi. Kursa gitmemişim. Gizlice sınava girdim. Kağıt kalem bile almadım. ÖSS’ye girerken bir kalem vermişlerdi, o kalemle gittim. Zaten kazanamam diye düşünüyordum. Bir gün köyde tarlada çalışırken arkadaşlarım aradılar. Kazanmışsın dediler. Annem, “valla bence yanlış olmuştur, başka bir Zehra Doğan vardır” diyordu. Sonra annem bir torba ceviz verdi haberi veren kişiye. Öylece okumaya başladım Dicle Üniversitesi Resim Bölümü’nde.

“Bir Banksy bir de 'Berezilyalı Berzo'dan çok etkilendim”

Bu arada Banksy’den çok etkilendim. Ben de hep şu duruma mesafeliydim: Sanat galerilerde olur, bunun bir alıcısı vardır, bir beğeneni vardır, bu işin “doğru” olup olmadığına karar verirler. Ama Banksy’nin bunu sokakta yapması çok ilginçti. Bir de Diyarbakır’da aynı Banksy gibi bilinmeyen biri daha vardı. Yazılamalar yapıyor, bazı resimler çiziktiriyordu. Kendine Brezilyalı Berzo diyordu. Onu da “Berezilyalı” diye yazıyordu hatta! Belli ki Amedli bir kırıktı. Ben hem Banksy’den hem 'Berezilyalı Berzo’dan çok etkilendim.

Sokağa çıkma yasakları sırasında gazeteci olarak Nusaybin’deydim. Orada da yıkılmış duvarlara çizdim. Boya olmadığı için kazıma tekniğiyle yapıyordum resimleri. Sonra günlüklerini yayınladığım, resim öğrettiğim kızla ilgili haberler yüzünden cezaevine girdim.

Mardin Cezaevi’nde bana resim malzemelerimi vermişlerdi. Bir süre sonra da tahliye oldum. Ama kararım onanıp yeniden tutuklandığımda Diyarbakır’daki cezaevinde malzemeleri vermeyeceklerini söylediler.

Fırçasız, kalemsiz, boyasız resim yapmak

Bense cezaevine girerken havalı bir şey söylemiştim, “tutsak da olsak, kalem de benim elimde fırça da” diye. Bu kez ne kalem ne fırça verdiler. Ah, karizmayı çizdirdim dedim. Yokluğu da kötü oluyor! Sonra gazetelerin üzerine resim yapmaya başladım. Saçımı kesip fırça yapıyordum, kuş tüyünü fırça olarak kullanıyordum. Hiçbir şey yoktu. Sonra baktım, rokadan yeşil renk çıkıyor. Salçadan kırmızı renk yaptım. Sonra arkadaşlar zerdeçal getirdi ve herkes bir şey önerdi ve böylece dışarıda sahip olmayacağım kadar çok malzemem oldu.

Sonra annem üzerine resim yapayım diye elbiseler etekler dikip getirmeye başladı. “Resim okuma” diyen insan model model elbiseler dikti. Yoksa o kadar kumaşı içeri sokmaları mümkün değildi. Bazen yönetim “bu etek değil” diye geri gönderiyordu. Bir parça eteği bile içeri aldırana kadar canı çıkıyordu.

Bir gün yine koğuşta arama yaptılar. Kahveden ve nar kabuğundan yaptığım boyalara, gazetenin üzerine yaptığım 20 resme el koydular. Sonra da yırtıp attılar. Ben de oturdum ağladım. Amed kırığı gibi bir kadın vardı, çok severdik; o yanıma geldi, “bu kızdan ne istiyorlar, bu ne rezalet, neredeyse kendi dışkısından resim yapacak” diye yanmaya başladı. Sonra başka bir arkadaş, “oldu olacak kandan da yap” dedi. O zaman güldüm ama yönetim bütün malzemelerimi aldıkça, regl kanından neden resim yapılmasın ki diye düşündüm.

Bize iğrençmişiz gibi yaklaşıyorlar. Regl olayı da öyle. Ataerkil mantık, kadınlara kirliymiş gibi bakıyor. Ben de bunu kullanarak onların kirliliğini göstereyim biraz dedim. O malzeme tek başına bir mesaj haline geldi. Cezaevinde herkesin regl döngüsünü ezbere biliyordum.

“O yanmış rengarenk halı gibiyiz”

Cezaevinden çıktıktan sonra Londra’ya geldim. Bir gün “Tate Modern’de sizinle görüşmek istiyoruz” diye biri aradı ama ben bir gazeteci benimle röportaj yapacak, mekan olarak da orayı seçti sandım. Bir gittim ki, benimle birlikte bir iş yapmak istediklerini söylediler. Ne istiyorsan yap, dediler.

Yıllardır belge olarak Nusaybin’den, Cizre’den, Sur’dan, Derik’ten, Dargeçit’ten topladığım objeler var. Bir yanmış ve bir de çok eskimiş bir halı var örneğin. Yamulmuş tencereler var, yanmış ayakkabılar, yazma var. Kıyafetler var. O halıya bakarken hep şu aklıma geliyordu: Halı rengarenk. Ermeni, Arap, Süryani, Kürt herkesin bir arada yaşadığı Kürt coğrafyasında biz de o renkler gibi bir aradayken çok güzeldik. O halı gibiydik. Güzel bir örtü yaratmıştık o topraklarda. Ama işte onun gibi de yanmışız.

Şimdi kendi topraklarımda bir şey yapamıyorum. Biraz buruk kalıyorum bu yüzden. Evet, sergi Tate Modern’de ama annem gelip göremeyecek. Oysa Diyarbakır’da yapsam, “bak gördünüz mü güzel kızımı” diyecek konuya komşuya, akrabaya. Burada bir parlamenterin veya büyük bir sanatçının yaptıklarımı görmesi onu çok etkilemiyor, ama yaptıklarımı komşusu görse gururlanacaktı. Burada bir özgürlük var ama onun da işte böyle tadı buruk.