Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

İstanbul Sözleşmesi tartışmaları: İmza çekilmeli mi? Hukukçular ve hak savunucuları ne diyor?

Arşiv/Kadın hakları savunucuları
Arşiv/Kadın hakları savunucuları   -   ©  Anadolu
Metin boyutu Aa Aa

Her geçen gün sokak ortasında veya hane içinde öldürülen yüzlerce kadının yanı sıra eski kocası tarafından kızının gözü önünde öldürülen Emine Bulut ve Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi araştırma görevlisiyken kopya çektiği sırada yakaladığı hukuk fakültesi öğrencisi tarafından öldürülen Ceren Damar cinayetleri gibi kamuoyunda büyük yankı uyandıran olaylar henüz belleklerde tüm canlılığını korurken, boğazı sıkılarak öldürülen ve cesedi ormanlık alana götürülüp çöp varilinde yakılarak üzerine beton dökülen üniversite öğrencisi Pınar Gültekin'in İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

Hükümete yakın çevreler Sözleşme'nin birçok maddesini eleştiri konusu haline getiriyorlar ve Sözleşme'den çekilmenin an meselesi olduğu yönünde bir kamuoyu yaratıyorlar. Öte yandan hak savunucusu kadın örgütleri ise İstanbul Sözleşmesi'nin kadınların statüsü ve can güvenliği açısından ne denli önemli olduğunu vurgulamak üzere aylardır yoğun bir lobi faaliyeti içerisindeler.

İstanbul'da imzalanması sebebiyle İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen, ancak resmi ismiyle “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nden Türkiye'nin imzasının çekilmesi için Meclis oylamasında 5'te 3 çoğunluk gerekiyor. Ancak teknik yönü bir yanda kalırsa, bu sözleşmeden çekilmek, uzmanlara göre, Türkiye'de kadın haklarının durumuna dair uluslararası kamuoyuna son derece olumsuz bir mesaj verecek.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı ve kadın hakları savunucusu Canan Güllü, Sözleşme’nin son dönemde iç siyasete yönelik bir algı operasyonuyla beraber oy tabanına hükmetme arzusu sonucu gündeme geldiğini, benzer tartışmaların 2016 ve 2019 yıllarında da yaşandığını, ancak kısa süre içerisinde kapandığını belirtiyor.

euronews Türkçe'ye konuşan Güllü, bu tartışmaların gerisinde nüfuz sahibi olmak isteyen cemaatlerin etkisi olduğunu düşünüyor.

"80 madde arasında 36, 37, 48, 52 ve 56.maddelerin içeriği rahatsız ediyor. Irza geçme, erken yaş evliliğin önlenmesi, aile içi şiddet olaylarında arabuluculuk mekanizmalarının kullanılmaması, acil durumlarda hane-içi şiddet uygulayanı veya mağduru ortamdan uzaklaştırma, mağduru koruma tedbirlerinin hayata geçirilmesi bu tarikatları rahatsız ediyor. Kadına şiddet konusunda güçlendiren, cesaretlendiren, bulunduğu ortama itiraz etmesini güçlendiren maddelerdi bunlar. Kadınların güçlendikçe onlar üzerindeki egemenliklerinin azalacağı yönünde bir kanaat söz konusu. Irza geçme ve zorla evlilik noktalarına karşı çıkıyorlar, çünkü çocukların Aile Bakanlığı veya okullardaki öğretmenleri üzerinden bu haklarını kullanmak istemelerine karşı çıkıyorlar" diyor Güllü.

Güllü'ye göre gelinen aşamada, bir tarafta Türkiye'yi kadın haklarının seyri açısından dipsiz bir kuyuya çekmek isteyen batıl bir anlayış var, diğer yandan da 2020 yılı şartları için "muhteşem" olarak nitelendirdiği ve Türkiye'nin ilk imzacı olduğu, Mart 2012'de de tüm partilerin oy birliğiyle Meclis'te onayladığı, toplamda 46 imzacısı olan bir sözleşme.

Güllü, Türkiye'nin sözleşmeden çekileceğini düşünmüyor: "Bunu uygulama konusunda dirayeti görüyorum. Sayın Cumhurbaşkanının sözleşmenin kaldırılmasından yana olmadığını düşünüyorum. Tüm bu tartışmaların gerisinde, tarikatların iktidarı köşeye sıkıştırma çabası olduğunu düşünüyorum. AK Parti kadın kazanımlarından geçmişte her geri adım atmak istediğinde, kadın örgütlerinin itirazları karşısında sustu. Türkiye’deki kadın hareketleri erken yaşta evlilik gibi konularda baskı kurdu" diye ekliyor.

Sözleşme taahhütlerinden geriye gidiş söz konusu

Güllü'ye göre, bu sözleşmeden vazgeçmek, "şiddete, istismara razıyım demek" olur.

Öte yandan, hak savunucuları, bir süredir mahkemelerin İstanbul Sözleşmesi'ne uygun kararlar vermediğini, Sözleşme'nin eğitimle ilgili 14.maddesine rağmen Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK'ün toplumsal cinsiyet eşitliği dersini 2019 yılında müfredattan çıkartmasını eleştiriyorlar.

"Son bir buçuk yıldır kadınlara alınan tedbir kararı sayısında azalma alındı, süresi de 6 aydan 10 güne indi. Sığınma evlerinin sayısı artmadı. 7-24 acil yardım hatları bakanlık tarafından açılmalıydı, açılmadı, Kadın istihdamı sağlanmalıydı, sağlanmadı. Medyada zihniyet dönüşümü başlaması gerekirken, erken yaşta evliliklerle ilgili yasa tasarısı gündeme geldi, af yasası sonucunda kadın cinayetinden hapiste yatanlar dışarı çıktı. Yargıtay istinaf mahkemesinde atanan siyasi odaklı yargı mensuplarıyla kadın cinayetleri ve istismarın üstü örtüldü. Tahrik unsuruna vurgu yapıldı, kadının rızası vardır dendi" diye açıklıyor Güllü, ancak önemle de altını çiziyor:

"Uygulamadaki aksaklıklar, bu Sözleşme'nin kaldırılması için bir bahanesi olmaz, kazanılmış haktan vazgeçilemez."

Sözleşme'nin taraf devletler tarafından etkili bir şekilde uygulanmasını sağlamak üzere, Avrupa Konseyi bünyesinde, uzmanların yer aldığı “Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Uzmanlar Grubu” (GREVIO) adı altında bir denetim mekanizması oluşturulmuş, GREVIO Türkiye için ilk değerlendirme raporunu ise geçen sene yayınlamıştı. Raporda, Türkiye’nin şiddet mağduru kadınları yeterince koruyamadığı yönünde bir eleştiri getirilmişti.

Ceza Hukuku Akademisi kurucularından Avukat Bahar Topsakal, euronews Türkçe'ye verdiği demeçte, "Temel felsefesi ve maksadı kadına yönelik şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması ve şiddet uygulayanların adalete teslim edilmesi olan İstanbul Sözleşmesi’nin meşruluğunun ve mevcudiyetinin gerekliliğinin tartışıldığı bu günlerde, yeni kadın cinayetleri ile güne uyanmak, esasında bizlerin bu sözleşmenin gerekliliğini ispatlamak bakımından daha fazla çaba sarf etmesi gerektiğini ortaya koyuyor" diyor ve ekliyor:

"Çünkü İstanbul Sözleşmesi, daha önce çeşitli ulusal ve uluslararası metinlerde kabul edilmiş kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık ile ilgili uluslararası standartları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarını, öğretideki görüşlerle birlikte günümüz sosyal yaşam şartlarına uygun bir biçimde kodifiye etmiş olması ve bunun yanında kadına karşı şiddetin yeni bir perspektifte vasıflandırılışı sebebiyle nitelik itibariyle oldukça dolu bir metin. Sözleşmenin en önemli özelliği, biyolojik veya hukuki bağ olup olmadığına bakılmaksızın kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin standartlar öngörmesi. Yani şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve faillerin yargılanması Sözleşme’nin temel maksadını teşkil ediyor."

Avukat Topsakal ayrıca İstanbul Sözleşmesi'nin toplumdaki erkeklerin zihniyet dönüşümünü hedeflediğini, bir diğer ifadeyle sadece bir sonuç olan şiddet fiiline dair yaptırım hukukunun uygulanmasını yanı sıra o noktaya gelinen süreçteki eşitsizlikten beslenen tutum değişikliğini de sağlamayı öngördüğünü belirtiyor.

"Çünkü kadına yönelik şiddet, toplumdaki kadın ve erkek eşitsizliğine dayanıyor ve anlayışsızlık ve inkâr kültürü ile sürdürülüyor" diyor Topsakal ve tarihi bir sorumluluğun yükünü taşımamak için, sözleşmenin meşruluğunu tartışmanın da ötesinde, sözleşmenin her bir hükmünü ayrı ayrı uygulayacak türden tedbirlerin alınması çağrısında bulunuyor.

İstanbul Sözleşmesi'ne getirilen eleştirilerin başında ise, toplumsal rollerin eşitlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yönündeki çabaların sonucunda Türk aile yapısını bozduğu, erkeklerin "şeytanlaştırıldığı", LGBTİ bireylerin güçlendirildiği iddiaları yer alıyor. Öte yandan, kadının şiddet görmese dahi, sözel şiddet gördüğünü söyleyip olayı adli vakaya dönüştürebileceği de Sözleşme'ye muhafazakar cenahtan getirilen eleştiriler arasında.

İstanbul Sözleşmesi bir gurur vesilesidir

İstanbul Barosu Genç Avukatlar Merkezi Yürütme Kurulu üyesi avukat Furkan Akbulut ise, "İstanbul Sözleşmesi, Türkiye için terk edilmesi gereken bir düzenden ziyade bir gurur vesilesini yansıtmalıydı. 2011 yılında, şehrimizin ismini de taşıyan bu sözleşmenin ilk imzacısı olma gururuna erişmiştik. Sözleşme, aynı zamanda, Avrupa Konseyi’nin de kadına yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti önlemeye yönelik mücadele anlamında en geniş kapsamlı enstrümanı" diyor.

euronews Türkçe'ye konuşan Akbulut'a göre kadına yönelik şiddetin çözümünde tek başına müeyyidelerin yeterli olamayacağı uygulama ile sabit; zira bu sorunun temeline inilmeli ve toplum eğitilmeli.

"Sözleşme, taraf devletlere bu konuda da bir yükümlülük atfetmiş. Yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dâhil edilmesi için gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini belirtmiş" diyor Akbulut.

Sözleşme rejimi doğrultusunda kurumlar ve sivil toplum kuruluşları ve ilgili tüm organizasyonel toplulukların işbirliği içinde çalışması gereğine dikkat çeken Akbulut, "Türkiye sözleşme rejiminden çıkmak bir yana dursun, sözleşme rejimini maksimum düzeyde ortaya koyacak tedbirleri almalı" diyor ve yaşanan tüm kadın cinayetleri karşısında "sözleşme yükümlülüklerini azaltmak veya sözleşme rejiminden çıkmak yönündeki bir adımın tarih önünde de çok büyük bir sorumluluk doğuracağını" söylüyor.

Beyan üzerine koruma tedbiri

Ceza Hukuku Akademisi kurucularından avukat Mehmet Zengin ise, İstanbul Sözleşmesi ve sözleşme ile ilintili 6284 sayılı kanun hükümleri uygulamasında sık yapılan bir eleştiri olarak "beyanla koruma tedbiri" hususuna dikkat çekerek, yaptırım hukukundan ziyade tedbir hukukunun, yani olasılığa dayalı bir ispat enstrümanının önceliklendirilmesini esas alındığına dikkat çekiyor.

euronews Türkçe'ye konuşan Zengin, "Şiddete maruz kalan bir kadın bakımından zaman ve nitelik gerektiren ispat kurallarını tüm yönleriyle işletmek, usul ve olay dengesi bakımından feda edilen değerin yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü olduğu göz önünde bulundurulduğunda telafi edilemez sonuçlara yol açar. Türk Ceza Kanunu bakımından zaten yaptırım hukuku işlerken aynı zamanda şiddete maruz kalan kişiyi ivedi ve esnek bir usul ile koruma altına almak gerekir" diyor.

Zengin'e göre, özellikle son süreçte İstanbul Sözleşmesi toplumun bazı kesimleri tarafından günah keçisi haline getirilse de, özellikle sözleşmenin önleme ve koruma tedbirleri son derece önemli:

"Önleme bakımından, kadına yönelik şiddeti kabul edilebilir gösteren davranış kalıplarının toplumsal cinsiyet rollerinin değiştirilmesi, mağdurlarla çalışan uzmanlara eğitim verilmesi, kadına yönelik şiddete dair farkındalığın artırılması, eğitimin her kademesinde müfredata, eşitliğe yönelik eğitim materyallerinin eklenmesi, tüm kurumların işbirliği halinde hareket etmesi önemli. Koruma tedbirleri bakımından ise, mağdurların ihtiyaçları ve güvenlikleri için bütün önlemlerin tam anlamıyla sağlanması, mağdurlara ve onların çocuklarına psikolojik ve hukuki desteği de içeren uzmanlaşmış destek hizmetlerinin sunulması, yeterli sayıda sığınma evi açılması ve günün her saati kullanılabilecek telefonla yardım hattı kurulması gibi başlıklardan neden rahatsız olunduğunu anlamakta güçlük çekiyorum" diyor Zengin.

Öte yandan, İstanbul Ekonomi Araştırma tarafından yapılan son araştırmaya göre, kadın cinayetleri ve şiddet vakalarının durmaksızın devam ettiği Türkiye'de toplumun yarısı İstanbul Sözleşmesi'nin içeriğinden bihaber. Buna göre toplumun yüzde 51,7'si İstanbul Sözleşmesi'nin ne olduğunu bilmiyor; hatta bazıları Montrö Boğazlar Sözleşmesi'yle karıştırıyor.