Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Covid-19 aşısı: Türkiye'de hukuki altyapı nedir? Aşı karşıtlığı nasıl önlenecek?

Aşı çalışmaları
Aşı çalışmaları   -   ©  Anadolu
Metin boyutu Aa Aa

Rusya’dan kısa süre önce gelen Covid-19 aşısının hazır olduğu yönündeki açıklama, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sağlık otoriteleri tarafından şüpheyle karşılansa da bu aşının ulusal düzeyde hukuki altyapısı, olası yan etkiler karşısında yapılacaklar ve aşı-karşıtlığının önüne nasıl geçileceği de ayrı bir merak konusu.

Aşının Türkiye’de uygulanabilmesi için Dünya Sağlık Örgütü’nden onay alınması ve akabinde ilaç ruhsatının alınması gerekiyor.

Türkiye’de ilaçların ruhsatlandırılmasıyla ilgili Sağlık Bakanlığı yetkili iken, ruhsatlandırma, üretim, depolama, satış, ithalat, ihracat, piyasaya arz, dağıtım, hizmete sunma, toplatılma ve kullanıma dair kural ve standartları belirleme ve uygulama konusunda ise Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu sorumlu durumda. Dolayısıyla bu hassas süreçte söz konusu iki kurum sahada süreci yönetecek.

Hassas ruhsatlandırma kriterleri

euronews Türkçe’ye konuşan Kadir Has Üniversitesi’nden tıp hukuku uzmanı Dr. Öğretim üyesi İpek Sevda Söğüt, bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerini müteakiben, yeni geliştirilmiş aşının, pazara sunulmadan önce, tüm dünyada, ilaç sanayisini düzenleyen farklı yetkili kurumlardan onay almak zorunda olduğuna dikkat çekiyor.

Üstelik, Söğüt'e göre, söz konusu aşı, bir biyolojik madde olarak, diğer ilaçlardan farklı olarak, sağlıklı insanlara uygulanacağı ve bu anlamda önleyici bir tıbbi müdahale olacağından, muhtemel yan etkileri bakımından, diğer ilaçların ruhsatlandırma sürecinden daha hassas ruhsatlandırma kriterlerine tabi olacak.

Aşı-karşıtlığı ne olacak?

Olağan hukuk çerçevesinden bakıldığında, aşının Türkiye’ye ulaşması durumunda, kırılgan grupları da ilgilendirecek şekilde salgın hastalıkla mücadeleye dönük zorunlu aşı ile vücut dokunulmazlığını önceliklendiren bireysel hak ve özgürlükler açısından aşı-karşıtlığı gündeme gelecek.

Türkiye’de salgın hastalıklar, 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda düzenleniyor, ancak günümüz koşullarına uygun olmamasıyla eleştiriliyor; zira virüs kaynaklı hastalıklar bu kanuna göre “salgın hastalık” olarak görülmüyor.

Dolayısıyla, Covid-19 aşısının bulunması durumunda ise, insanlara doksan yıllık bu kanuna dayanarak aşı yapılabilmesi söz konusu olmayıp, vücut bütünlüğünü ihlal olarak görülme ve Anayasa’nın 17/2. maddesine aykırılık doğma riski var.

Öte yandan, klinik araştırmalar konusunda ise, 2013 yılında yürürlüğe giren İlaç ve Biyolojik Ürünlerin Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik ve Türkiye’nin taraf olduğu Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (Biyotıp Sözleşmesi), Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi ve Hasta Hakları Yönetmeliği de hukuki araçlar sunuyor.

Zorunlu aşı tartışması

euronews Türkçe’ye konuşan Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç.Dr. Olgun Akbulut, “Zorunlu aşı konusu birçok ülkede tartışmalı bir konu. AB ülkeleri bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Yarısında zorunlu aşı düzenlemesi var, diğer yarısında yok. Türkiye’de zorunlu aşı düzenlemesi çok sınırlı bir alanda var. Hangi hastalıklar için zorunlu aşı yapılabileceği kanunda sayılmış. Koronavirüs-karşıtı aşılar kanunda zorunlu aşı kapsamında sayılmamış. Hatta birçok çocukluk aşısı da bu kapsamda değil” diyor.

Konu Sağlık Bakanlığı’nın genelgeleri ile düzenlenmesine rağmen, Akbulut, Anayasa Mahkemesi’nin vücut bütünlüğüne dokunulması durumunda bu durumun kanunen düzenlenmesi gerektiğini ifade ettiğini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihadının da bu yönde olduğunu, dolayısıyla Bakanlık Genelgesi ile vücut bütünlüğüne dokunulamayacağını kaydediyor.

Hukuki altyapı şart

Dolayısıyla, uzmanlar, Covit-19 aşısının zorunlu olabilmesi için kanunda düzenlenmesi gerektiğine, aksi taktirde söz konusu hastalığa karşı geliştirilebilecek bir aşının, hukuken zorunlu aşı kapsamında olmadığına, zorunlu aşı olarak uygulamasının ise yaşam ve vücut bütünlüğü hakkına saldırı olarak kabul edilip anayasanın ihlali anlamına gelebileceğine dikkat çekiyorlar.

Akbulut, halihazırda Anayasa Mahkemesi’nin, kanunda olmayan çocukluk aşılarının zorla yapılmasını anayasaya aykırı bulduğunu anımsatarak, Mahkeme’nin bu konuda ebeveynlerin iradelerine geçerlilik tanıyan kararının, aynı şekilde, Covit-19’a karşı aşı yaptırmak istemeyen veliler için de geçerli olacağını belirtiyor ve ekliyor:

“Konuya kanuni zemin kazandırmak hiç zor değil. Sadece bu konuyu düzenleyecek kanunda aşı öncesi yan etkileri önleyecek sağlık taraması yapılması, zorlayıcı tedbirlerin neler olacağı ve aşı yaptırmak istemeyenlerin hangi hukuki yollara başvuracakları açıkça ve titizlikle düzenlenmeli. Bu konuların vakit darlığı yaratmadan bir an önce tartışmaya açılması ve ilgili kanuni düzenlemelerin bu şekilde yapılması faydalı olacak”.

Öte yandan, Türkiye’nin de taraf olduğu AİHM içtihadı, salgın bir hastalıkla mücadele amaçlı zorunlu aşıyı, kamu sağlığının korunmasına yönelik meşru bir amaç olarak görüyor.

Tıp hukuku uzmanı Dr. Söğüt, aşının kamu sağlığını ilgilendiren bir önleyici tıbbi müdahale olarak, kişilere zorunlu olarak uygulanmasının mümkün olup olamayacağı veya kişilerin bu aşı uygulamasını, bir tıbbi müdahale olarak ret haklarının olup olmadığı konusunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 8. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen şartlara dikkat çekiyor:

“Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamı tarafından, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin ya da ülkenin ekonomik refahının yararı, suçun ya da düzensizliğin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın korunması için, yahut başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması için, hukuka uygun olarak yapılan ve bir demokratik toplumda gerekli bulunanlar hariç, hiçbir müdahale olmayacaktır.”

Hukuka uygunluk şartı önemli

Dolayısıyla Söğüt’e göre, kural, hastanın kendi geleceğini bizzat kendisinin belirlemesi ve bu çerçevede her türlü tıbbi müdahale için rızasının bulunması olsa da, bazı hallerde rıza olmaksızın da tıbbi müdahalenin yapılabilmesi mümkün kılınmış.

“Aşı uygulaması bir tıbbi müdahale olup, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluk şartlarını taşımak durumunda. Tıp Hukukunda “zorla tıbbi müdahale” denildiğinde, teşhise veya tedaviye yönelik tedbirlerin, bir hekim tarafından hastanın rızası olmaksızın veya açıkça karşı çıkmasına rağmen, iyileştirme amacına yönelik olup olmasına bakılmaksızın, uygulanması anlaşılmaktadır” diyor Söğüt.

Bununla birlikte, Akbulut, zorunlu aşıyı hukuki bir zorunluluk olmaktan çıkararak toplum nezdinde kabulüne yönelik çalışmalar yapılması ve özellikle dezenformasyonla mücadele edilmesi, bunun da kamu kurumları ve özel kurumların yanı sıra kanaat önderleri eliyle yürütülmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Zira, Rusya tarafından geliştirildiği açıklanan Sputnik V” adlı aşı henüz bilim insanları tarafından bile temkinli bir şekilde değerlendirilirken, henüz Faz-3 denemeleri sonlanmadan, yani en geniş hasta grubu üzerinde çalışılmadan piyasaya sürmenin tehlikelerine dikkat çekilirken, aşının etkinliğine dair henüz net bir tablonun ortada olmaması kamuoyunun da şüphelerini körüklüyor.

Rusya'nın aşısı kamuoyunda şaibeli görülüyor

Üsküdar Üniversitesi’nden radyoloji uzmanı Prof. Güner Sönmez, euronews Türkçe’ye verdiği demeçte, “Rusya’nın Faz-3’ü yapmadan aşıyı onaylamasıyla birlikte aşı ilk baştan şaibeli hale geldi. Ne de olsa Faz 1 ve 2’yi geçip üçüncü aşamada başarısız olan yüzlerce aşı var” diyor ve ekliyor:

“Bu aşının birinci ve ikinci faz sonuçları bilimsel makale olarak bile yayınlanmadı. Yani koruyuculuğu ve yan etkisini bilmiyoruz. Sadece Rusya sağlık otoritesi ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in açıklamaları var. Daha Faz-2 çalışması bile 38 insan üzerinde denenmiş sadece. Diğer aşı adaylarının çoğu, hakemli dergilerde paylaşıldı. Yetersiz araştırmayla onaylayıp insanlara yaparsanız ve yan etkisi çıkarsa, aşı-karşıtı lobilerin eline koz verirsiniz ve bir daha insanları aşı konusunda ikna etmek çok zorlaşır.”

Hangi aşamalardan geçiyor?

Aşı çalışmalarında öncelikle onlarca sağlıklı denek üzerinde aşının güvenilirliği incelenip olası yan etkiler gözlemlenirken, akabinde güvenilirliği doğrulandıktan sonra 100’ün üzerinde denek üzerinde test ediliyor. Sonrasında ise, bu test, farklı yaş gruplarından ve farklı sağlık sorunlarına sahip birkaç bin denek ile yineleniyor. Rusya, toplu aşılama için Ekim ayını hedefliyor.

Halihazırda dünya çapında 30 tane COVID-19 aşı çalışması klinik deneme aşamasında bulunuyor ve içlerinden sadece 8 tanesi Faz-3 aşamasına geçti. Türkiye'de ise Boğaziçi Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Acıbadem Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi gibi üniversiteler de aşı geliştirme çalışmaları yürütüyor.

Birçok ülke açısından ise aşı alanındaki çalışmalar siyasi bir yarışın parçası haline gelmiş durumda.

Toplumsal kabul önemli

Öte yandan, İngiltere'de Dijital Nefreti Önleme Merkezi (CCDH) adlı sivil toplum kuruluşu tarafından yapılan bir araştırmaya katılanların altıda biri, koronavirüs aşısı bulunsa dahi aşı yaptırmayacağını söyledi. Benzer oranda bir grup ise, aşı yaptırıp yaptırmayacağından emin değil. Türkiye'de de sosyal medya üzerinden benzer kampanyalar yürütülürken, yapılan anketlerde halkın büyük çoğunluğu aşıyı ilk aşamada yaptırmayacağı yönünde fikir beyan ediyor.

En son olarak, Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak'ın sosyal medyada paylaştığı dilekçe formunda velilerin okullarda, çocuklarına uygulanacak aşı, maske takma zorunluğu ve sosyal mesafe zorunluluğu gibi uygulamalardan mahrum bırakılması yönünde tavsiye yer almış ve kendisinin İstanbul Sözleşmesi'ne dair ifadelerinin ardından yaptığı bu çağrı tepki toplamıştı.

Buna karşılık, gastronomi yazarı Vedat Milor, geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Rusya'da geliştirilen Covid-19 aşısıyla ilgili "Aşı karşıtlığı ile mücadeleme Rusya’nın Koronavirüs aşısından sipariş ederek devam edeceğim" yorumunu yaptı.

Akbulut, toplumsal kabul boyutunu şu şekilde açıklıyor:

“Hukuk toplumun içinden çıkar, onun aynasıdır ve bireysel ve toplumsal hayatı düzenler. Bir aşının toplumsal temelde kabul edilip edilmemesi hukukun sınırlarına şu şekilde girer: bilimsel olarak toplumsal yarar tespit edilmişse hukuk bu toplumsal yarara koruma sağlamak zorundadır. Bu bilimsel tespit hukuk terazisinde terazinin bir kefesine, varsa onunla çelişen toplumsal kabul edilmezlik terazinin diğer kefesine konulur. Bilimsel geçerliliği olan şey aynı zamanda kamusal yararı da içeriyorsa hukuk ona koruma sağlar. Kamusal yarar karşısında bireysel haklar zayıflar. Zayıflamayan sadece işkence yasağı, kölelik kulluk yasağı, zorla çalıştırma yasağı, yaşamdan zoraki olarak yoksun bırakılmama hakkı gibi mutlak ve dokunulmaz haklardır. Aşı ile vücuda müdahale dokunulmaz haklar kapsamına girmez. Eğer bir ülkede hukukun üstünlüğü söz konusu ise pozitif bilimsel temellere dayalı pozitif hukukun diğer türden toplumsal, felsefi, ideolojik anlayış veya dini inanç ve kanaatlere üstün gelmesi gerekir."

Söğüt de benzer bir noktaya temas ediyor ve bu sürecin kamu vicdanına yönelik olarak temellendirilmesi gerektiğini düşünüyor:

“Hukuki alt yapıya kavuşturularak, kanun ile düzenlenerek ve ciddi denetim mekanizmaları işletilerek girişilecek zorunlu aşı uygulamasının, meşru bir amaca hizmet ettiği ve güvenilirliği konusunda, kamu vicdanında karşılık bulması da çok önemli. Aksi durumda, yani ilgili kanuni zemine kavuşturulmadan yapılacak zorunlu aşı uygulaması, hukuka aykırı olacağı gibi; aşının zorunlu hale getirilmemesi, isteğe bağlı olması halinde ise, bu kez, yaşanan global salgın ve can kayıpları dolayısı ile, devletin Anayasal olarak sağlamakla yükümlü olduğu sağlık hakkının ihlali ve görevini yerine getirmemesi dolayısı ile, meydana gelen maddi, manevi zararı tazmin noktasında da sorumluluğuna gidilmesi söz konusu olur.”

Aşı sonrası yan etkiler ortaya çıkarsa ne olur?

Peki, bu aşıda Türkiye'deki kullanıcıların sağlığını doğrudan etkileyen kronik yan etkiler doğarsa burada hesap verebilirlik mekanizması nasıl işletilecek?

Akbulut’a göre, bu konu sorumluluk hukuku kapsamında değerlendirilecek olup herhangi bir yanlış tedaviden kaynaklanan sorumluluk, hukukumuzda düzenlenmiş durumda.

“Aşının yan etkisi de bu kapsamda değerlendirilir ve aşının üretiminden kullanımına kadar geçen süreçte yer alan kişi ve kurumların hukuki sorumluluğuna gidilir. İlk sırada akla gelen aşının yarattığı olumsuz tabloyu ortadan kaldıracak tedavi, bu olmuyorsa maddi ve manevi tazminat olacaktır. Gerektiği hallerde cezai sorumluluk da şüphesiz gündeme gelebilir” diyor.

Öte yandan, koronavirüs aşısının ilgili onay süreçlerini geçmesinin ardından sağlıklı insanlara uygulanmasıyla birlikte klinik araştırma sürecinde bildirilmeyen bir yan etki dolayısı ile sağlıklı kişiler zarar görürlerse bir başka hukuki boyut doğuyor.

Söğüt, bu senaryonun olası sonuçlarını şu şekilde açıklıyor:

“Bu durumda, başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun, idare hukuku kapsamında sorumluluğuna gidilebilir. Zira İlaç ve Biyolojik Ürünlerin Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik kapsamında, ilgili klinik araştırma ve ruhsatlandırma sürecini, hukuka, tıbbi ve etik kurallara uygun şekilde yürütülmesini sağlama ve gerekli idari tedbirleri almak kendilerinin sorumluluğunda. Dolayısı ile, ilgili aşıya dair, bu süreçlerdeki eksiklik, yan etki bildirimi yapılmaması vs. usulüne uygun olmayan klinik araştırma ile onay alan, ruhsatlandırılan ve piyasaya sürülmüş bir aşı dolayısı ile devletin bu anlamda, aşı uygulaması dolayısı ile kişinin uğramış olduğu, maddi ve manevi zararın giderilmesi noktasında sorumluluğu söz konusu olur.”

Dolayısıyla, Söğüt’e göre, kamu sağlığını ilgilendiren zorunlu aşı uygulaması, gerekli hukuki alt yapı ile uygulanır hale geldiğinde, öncelikle bu konuda araştırma ve ruhsatlandırma yetkileri bakımından, Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğuna gidilmesi ve sonrasında Bakanlığın, ilgili ilaç/aşı üreticisine, zararın tazmini noktasında rücu etmesi söz konusu olur.