Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Prof. Dr. Enis Tulça: Türk-Yunan askeri dengesinde Türkiye lehine bir uçurum olduğu görüşü yanlış

Yorum sayfamızda yayınlanan makaleler, euronews'in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Metin boyutu Aa Aa

Cumhuriyetin ilanını takip eden yıllarda, topyekün bir savaştan kısa bir süre sonra sayılabilecek bir dönemde, Türkiye ve Yunanistan bir asırlık geçmiş sürtüşmelere son verecek şekilde 1930 yılında büyük bir barışa Atatürk ve Venizelos ile imza atmışlardır. Venizelos, 1930 yılındaki antlaşma sonrası beyanatlarında "Türk-Yunan Barışı artık ebedi olmalıdır" diyebilmiştir. Ancak bu barış rüzgarı tablosu 25 yıl kadar sürmüş ve arkasından 1955 Kıbrıs olayları ile birlikte son 65 yılı yine iniş çıkışlarla geçireceğimiz bir döneme iki ülkeyi mahkum etmiştir. Kıbrıs uyuşmazlığına bir de 1973’den itibaren Ege Denizi'ndeki uyuşmazlıklar eklenmiş ve iki ülke 1974 Kıbrıs Barış harekatlarımız ile çatışma, Ege’de ise 1976, 1987 ve 1995-1996 Kardak krizlerinde savaşın eşiğine gelmişlerdir. Bir diğer barışçıl ve diplomatik yakınlık dönemi ise 1999-2002 Dışişleri Bakanları Cem-Papandreou dönemidir. 21. asrın ilk yirmi yılında iki ülkenin bu dönemin nispeten barışçıl kredisinden faydalandığını söylemek yanlış olmaz. Ancak Yunanistan açısından 1830’dan beri hem Osmanlı Devletine hem Türkiye Cumhuriyetine karşı bir hasmane "Temel Politika"nın varlığı hep geçerli olmuştur. Zaman zaman yaşanan barış araları ise bu siyasete Yunanlıların bir nefes arası verdikleri dönemler olduğu gerçeği ile karşımızda durmaktadır. Diğer taraftan iki ülke insanlarının birbirine yakınlığı, dostluk dönemlerinde bir çok alanda karşılıklı işbirliklerinin iki ülkeye kattığı değerler ise zaten tartışılmaz ve ortadadır.

Bugün ise, askeri, diplomatik ve hukuki açıdan şu sıradaki krizi değerlendirirsek;

Askeri açıdan; 2002-2003 yılından beri Doğu Akdeniz'deki Deniz yetki alanları uyuşmazlığını yavaş yavaş gündeme getiren deniz dibi kaynaklarının araştırılıp bulunanlarının işletilebilmesi sorunu son kriz ile Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs ve Ege sorunlarını ayrılmaz bir biçimde iç içe geçmiş hale sokmuştur. Bundan böyle masada uzlaşı ümidi için veya sahada çatışma ortamında artık her iki konu veya cephe topyekün olarak birlikte olacaklardır. Konunun askeri boyutuna ise Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi zaten yıllardır bir bütün olarak bakmaktadırlar. 1993 Rum-Yunan askeri doktrini ve o dönemden beri süregelen silahlanma projeleri günün birinde Türkiye ile çatışma ortamına girilirse bunun bir bütünlük ve birliktelik oluşturacağı siyaseti üzerine kurulmuştur. 1974’den beri KKTC’deki Türk askeri varlığı Yunanistan’ı geçmiş Ege krizlerinde Türkiye’ye karşı maceraya sürüklemeye frenleyen unsur olagelmiştir. Türkiye’de bana sorarsanız Türk-Yunan-Rum kesimi askeri değerlendirmelerinde şu iki yanlış görüş hakimdir. Birincisi Rum yönetimi için ifade edilen ‘’Rum tarafı ne kadar silahlanırsa silahlansın bu Türkiye karşısında bir şey ifade etmez’’ görüşüdür. Doğrudur, ancak Rum tarafı Türkiye’ye karşı değil KKTC’ye karşı silahlanmaktadır. Yıllardır Rum yönetiminin toplumlararası görüşmelerdeki uzlaşmaz tutumu, 2004 sonrası sırtını AB üyeliğine dayaması ancak bir gün gereken kapasiteye ulaştığında Türk askerini adadan silahla uzaklaştırma B planı her zaman bakidir. Unutmayalım ki Kıbrıs sorunu Türkiye ve KKTC için 1963’de başlamıştır. Yunanlar ve Kıbrıs Rumları için ise 1974’de ve savaşla başlamıştır. Rum kesiminde bir zümre için bu durumun telafisi ise ancak muktedir olduklarında bir gün savaşla olabilecektir. Bu görüş Rum kesiminde, diplomasi, bürokrasi, siyaset çevrelerinde bir kesimin halen görüşüdür.

'Türk-Yunan askeri dengesinde Türkiye lehine bir uçurum olduğu görüşü yanlış'

İkinci yanlış görüş ise ‘’Türk-Yunan askeri dengesinde Türkiye lehine bir uçurum olduğu ve Yunanistan’ın Türkiye karşısında askeri açıdan hiçbir şansı olmadığıdır. Bu, mevcut Kara kuvvetleri açısından doğrudur. Donanmada Türkiye’nin göreceli üstünlüğü vardır. Ancak Hava kuvvetlerinde Yunanistan önemli bir askeri kapasiteye ulaşmış durumdadır. Zaten bu sebeptendir ki bu son krizde ülkenin birinci derecede sorumluları askeri açıdan Türkiye’ye karşı geçmiş krizlerden çok farklı ifade ve tehditler savurabilmektedirler. Bu konuda burada yer ve satır işgal etmemek için bir gazetemizde 11/01/2010 tarihli ‘’Komşunun Askeri gücüne Dikkat’’ başlıklı köşe yazımı on sene öncesinden bu günlere bir bakış için okuyabilirsiniz.

Özetle, son dönemde ülkemizin yerli silah sanayindeki atılımları çok yerinde olup üstüne S-400 bataryalarını bir an evvel operasyonel hale getirilmelidir. Komşumuz, havada ve denizde bir denge sağlayabilmek üzere Fransızlarla bahsi geçen son askeri anlaşma ve siparişleri gerçekleştirmektedir. Yunanistan’da son kriz ile ilgili iki görüşten birisi "Türkiye ile diyaloğu koparmayalım, gelişmeleri takip edelim ve orduyu güçlendirelim", diğeri ise "eğer Türkiye ile bir savaş çıkacaksa bu şimdi olmalı, zaman içinde Türkiye çok güçlenebilir" görüşleridir.

Diplomatik açıdan ; Türk Dış Politikasının 2011 sonrasında Doğu Akdeniz havzasını çevreleyen ve deniz yetki alanları ile doğrudan ilgisi olan ülkelerle mesafeli olması, AB ile ilişkilerin 2004-2007 döneminden çok geride olması, ABD ile yaşanan bir çok alandaki ayrışmalarını, Yunan diplomasisi girişimleri ve ‘’düşmanımın düşmanı dostumdur’’ yaklaşımını kullanarak kullanmak istemiştir. 2003-2011 döneminde Türkiye’nin başında Annan planı dönemi, BM nezdinde çeşitli bildirim ve girişimleri, akabinde Eylül 2011’de kaynakların bulunuşuna kadarki beklemesi, 2011’de KKTC ile antlaşmaya ve bu kere araştırılan kaynakların Kıbrıs sorunun çözümüne de bir ivme kazandırması beklentisi, Rum-Yunan ikilisinin geleneksel siyaseti karşısında yol katedememiştir. 2017 sonrası Türkiye’nin sondajlara ve sismik araştırmalara hız vermesi ise diplomatik girişim ve arkasını çoktan oluşturan Yunanistan karşısında Türkiye’yi sahaya sonradan giren ve hakkı olmadığı alanları talep eden bir ülke konumuna sokulmaya zorlamıştır. Garantör ülke konumu ile İngiltere ve 12 mil konusunda eski tutumu bilinen Rusya ile, iki büyük Devlet olarak Doğu Akdeniz ve Ege konularında AB blokuna karşı diplomaside yanımıza kazandırılması gereken iki ülke olmalıdır. Türkiye tüm diplomatik cephelerde Yunanistan’ın geçmiş antlaşmalardan uymadığı unsurları sürekli dile getirmelidir.

Avrupa'da örnek gösterilen Fransa-Almanya işbirliğinden çok önce Türkiye ve Yunanistan Atatürk-Venizelos döneminde bunu bir kez başarmışlardı
Prof. Dr. Enis Tulça
Galatasaray Üniversitesi

Hukuki açıdan ise ; Türkiye Meis ve civarının üzerinde durmalıdır. Meis konusunda iddialarının aksine hukuka gidilirse önemli bir alan kazanamayacaklarını Yunanlılar da gayet iyi bilmektedir. Meis, 12 Adalar gurubunda olsa da "ters taraftaki ada" sınıflandırmasında Rodos ve civarından farklı olarak karşısında kıta Yunanistan’ı değil Mısır bulunmaktadır. Böylece Meis bir kaldıraç gibi kullanılıp sadece bu konuda Divan’a gidilirse gerek askersizleştirme gerekse kıta sahanlığı ve MEB açısından lehimize karar çıkması daha olasıdır. Ondan sonra Ege’de yeni bir statüko zorlamayı deneyebiliriz. Yunanistan ile Divana gidiş için müşterek konuların tahkimname hazırlığı konusunda zaten bir uyuşmazlık vardır. Dolayısıyle onların Doğu Akdeniz Deniz yetki alanları için bir mahkeme arayışı olursa buna hemen birlikte başvurulmalıdır.

Bütün bunlarla beraber artık bileşik gördüğümüz Kıbrıs ve Ege ve Doğu Akdeniz meselesi için, iki ülke karşılıklı ve gerekirse daha sonra KKTC ve Rum kesimi ile dörtlü ve daha ilaveleri olabilecek buluşmalarla yıllardır biriken sorunlara gelecek nesillerimiz için Atatürk-Venizelos barışının 90. Yılına yaraşır bir diplomatik ortamı yaratmalıdırlar. Avrupa'da örnek gösterilen Fransa-Almanya işbirliğinden çok önce Türkiye ve Yunanistan bunu bir kez başarmışlardır.

*Prof. Dr. Enis Tulça: Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü