Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Sorumluluklar Çağı için ‘Demokrasi İttifakı’

Access to the comments Yorumlar
 Selçuk Sarıyar
Yorum sayfamızda yayınlanan makaleler, euronews'in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Metin boyutu Aa Aa

Dünya bir ‘sorumluluk çağı’nın kapısında. Kaçacak yerimiz yok. Yıllardır biriktirdiğimiz sorunlar üst üste biniyor: Küresel eşitsizlik derinleşiyor; iklim krizi aynı havayı soluyan herkesi acil eyleme çağırıyor; statükonun dengeleri alt üst oluyor. Antonio Gramsci’nin sözünü son yıllarda birçok kez hatırlamamızın sebebi, aslında zamanın çarklarının durdurulamaz bir hızla dönmeye başlaması: ‘Eski dünya ölüyor; yenisiyse doğmakta zorlanıyor: Şimdi canavarların zamanı.’

Fakat Gramsci, bana kalırsa, kaderciliğe esir düşüyor. Ortada canavarlar var diye çağımızı onların eline teslim etmek zorunda değiliz. Zira sorumluluk almak, böylesi zamanlarda, tam da canavarlara sahayı kaptırmamak, tarihin doğru tarafında yer almak ve çağın ihtiyaçlarını karşılamak demektir. Dolayısıyla bugün siyasetin asıl amacı, bu tarihi değişimleri anlamak ve dünyayı canavarların insafsız ellerine bırakmamaktır. Yani sorumluluk almaktır.

Bunun da ana koşulu, inşa edilen geleceği hangi değerlere sırtınızı yaslayarak karşılayacağınızı belirlemekten geçiyor. Burada da aslında karşımıza iki kamp çıkıyor: Bir yanda işini yapıp dünyayı daha müreffeh, daha insancıl, hoşgörülü ve sürdürülebilir geleceğe taşımak için elini taşın altına koymaya çalışanlar var. Diğer tarafta ise tarihin işleyişine ve insanlığın ilerleme öyküsüne taş koymaya çalışan, kısa vadeli hesapların içinde boğulan ‘canavarlar’. Seçim bu ikisinin arasında.

Türkiye’de ve aslında dünyanın hemen her köşesinde de bu iki ayrı siyasi anlayışın çarpıştığını sürekli görüyoruz. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’un gündemini kaplayan manşetleri hatırlamak bile yeterli aslında.

Galata Kulesi’nin, Selimiye Kışlası’nın, Adile Sultan Sarayı’nın ve benzeri birçok başka İstanbul simgesinin de araya sıkıştırılması elbette, aynı kısa vadeye sıkışıp kalmış, paçadan çekiştirmeci siyasi anlayışın sonucu
Selçuk Sarıyar
İBB ve Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi

İstanbul’a yeşil, kentin değerini bilen bir kent merkezi yaratmak isteyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önüne çıkan engel, yıllardır bitmek bilmeyen bir öfkenin son yansımasıydı mesela: Galata Kulesi’nin, Selimiye Kışlası’nın, Adile Sultan Sarayı’nın ve benzeri birçok başka İstanbul simgesinin de araya sıkıştırılması elbette, aynı kısa vadeye sıkışıp kalmış, paçadan çekiştirmeci siyasi anlayışın sonucu. İstanbul Sözleşmesi’nden Meclis’i umursamayarak, bir imzayla çıkmak da ülke ekonomisine şok yaşatan Merkez Bankası Başkanı değişimini bir gece yarısı yapmak da aynı çağın gerekliliklerinden kopuk yönetim şeklinin ürünü, elbette. Aynı anlayış, Ekrem İmamoğlu şehrin belediye başkanı seçildiğinden beri İBB Meclisi’nin çalışmasını engellemek için de elinden gelen her şeyi yapıyor. Örneğin Cumhur İttifakı, şimdi de belediye başkanlarından belediye iştiraklerinin yöneticilerini atama yetkisini almaya çalışıyor. Salgınla mücadelede de belediyelerin ekmek dağıtmasına, ihtiyaç sahipleri için yardım toplamasına engel olmayı kendilerine görev bilmişlerdi. Israrla tarihin yanlış tarafında duruyorlar. Biz ise, bütün bunlara rağmen, çağın gerektirdiği sorumluluğu bilerek hareket ediyoruz.

'Cesur Yeni Dünya'

Aslında bu yaşanan sadece Türkiye’ye özgü de değil. Yaşadığımız tarihi değişimlerden faydalanıp iktidara gelen ya da iktidarı bırakmamakta direten birçok lider, daha iyi bir yarın için mücadele etmemeyi ısrarla tercih ediyor. Geçtiğimiz hafta uluslararası basından takip ettiğimiz Budapeşte Belediyesi’nin bütçelerini kısıtlayan merkezi iktidarla mücadelesini de aynı şekilde okuyabiliriz. Zira bu dünyanın dertleri beklemediğimiz kadar ortak. Fakat dünyanın bir Demokrasiler İttifakı ile otoriter hezeyanlar arasında bölünmeye başladığı bir çağda, demokrasinin Türkiye için insan onuru ve refah yaratacağını; ülkemizi tarihin aydınlık sayfalarında tutacağını ısrarla göstermek zorundayız. Canavarlara mahkum olmamanın yolu hem Türkiye’de hem de dünyada onların karşısına cesurca çıkmaktan geçiyor. Çünkü otoriterleşme, popülizm gibi kavramların uluslararası siyaseti esir aldığı, ‘Cesur Yeni Dünya’nın içerisindeyiz.

Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Wall Street Journal gazetesinde, demokratik devletlere bir araya gelip bir ‘Demokrasi İttifakı’ ile çağın tehditleriyle beraber mücadele etmeyi teklif etti. ABD Başkanı Joe Biden’ın da dünyanın en büyük 10 demokrasisini kapsayacak bir zirveyle benzer bir adım atması bekleniyor. Birleşik Krallık’ın da yeni dış politika önceliklerinde demokratik müttefikleriyle daha derinlemesine ilişkiler kurmak ve dünyadaki demokrasi ittifakını, özellikle de Asya’ya odaklanarak genişletmek var. Elbette bu, kendi çıkarlarını korurken devletlerin demokrasi, insan hakları gibi değerleri dokunulmaz kılacağı anlamına gelmiyor ama bir güç merkezi olarak güvenilir, tahmin edilebilir, rasyonel ve demokratik devletlerin merkeze alınacağı açık.

Bir yandan da ABD’nin ardından, Birleşik Krallık da geçtiğimiz hafta yayımladığı dış politika strateji raporunda önümüzdeki on yılların belirleyici coğrafyasının Asya olduğunun altını çizdi. Gideon Rachman da Asyalılaşma kitabında hem nüfusu gittikçe artan, özellikle de gücün eski merkezi Avrupa’ya kıyasla katlanarak çoğalan, ekonomileri ve hitap ettikleri pazarlar büyüyen Asya ülkelerine karşı dünyanın nasıl tepki vereceğinin önemini anlatıyor. Özellikle de Çin’in kimi ölçümlere göre ABD’den büyük hâle gelmiş ekonomisi, giderek artan savunma ve diplomasi harcamaları, özellikle de Bir Kuşak Bir Yol ya da Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi uluslararası kuruluşlara liderlik etmesi, Batı dünyasında alarm zillerini çaldırıyor. Bu sistemsel değişim, kendi canavarlarını da doğuruyor elbette.

'Türkiye ile Çin, Macaristan, Rusya gibi ülkeler aynı cümlede, benzer dünyaları tasvir etmek için kullanılıyor'

Türkiye’nin de geleceğini tasarlarken bu kurulmakta olan yeni dünya düzenini görmezden gelemeyiz. Ülkemizi hangi değerlerle dünya sahnesinde temsil edeceğimizi iyi düşünmek; siyasetin üzerinde, Türkiye’nin mutabık olabileceği bir kimlikle kendimizi yeniden tanımlamak zorundayız. Ne yazık ki mevcut iktidarın uluslararası alana yansıttığı Türkiye, bu dünyanın canavarlarına benziyor. Zira ABD’de Kongre lideri dahil, üst düzey siyasetçilerin dilinde Türkiye ile Çin, Macaristan, Rusya gibi ülkeler aynı cümlede, benzer dünyaları tasvir etmek için kullanılıyor. Geçtiğimiz aylarda Foreign Policy dergisinde yayımlanan bir makalede de Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştıkça Çin’e sığındığı anlatılıyordu. Birçok büyük devlet projesinde de Çin’e verilen büyük paylar, dünya devlet ile kirli ilişkilerini sorgularken Huawei gibi şirketlere açılan geniş alanlar ya da Bir Kuşak Bir Yol projesini kendi aklıymış gibi sahiplenen siyasilerin bu imajın oluşturulmasında oynadığı pay büyük.

Böylesi tarihi kırılma anlarının yaşandığı bir zamanda siyasetin asli görevi ülkenin gelecek on yıllarda dünyada neyi temsil edeceğini belirlemek aslında. Otoriterler kulübünde, sürekli kendi kendiyle kavga eden, çözümlerden değil sorunlardan yana bir ülke mi olacağız? Yoksa sorumluluğumuzu bilip; demokrasi, insan hakları, insanca ve sürdürülebilir bir yaşam gibi temel değerlerde uzlaşıp, yeni bir hikaye mi yazacağız?
Selçuk Sarıyar
İBB ve Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi

Şu açık: Türkiye’ye en çok zarar veren temel mesele, otoriter ve ülkenin uzun vadeli çıkarları yerine kendisinin kısa vadede güç hırsını öncelik haline getirmiş bir yönetim anlayışı. Türkiye’nin demokrasiden, insan haklarından, ifade özgürlüğünden kopmasıdır. Ülkemiz bunun sonucu olarak tarihin yanlış tarafına, canavarların tarafına hapsoluyor. Bu, Türkiye’nin kaderi değil ama iktidarın Türkiye’ye verdiği ağır bir zarardır.

Zira dünyanın hakiki gündemi iklim krizi, derin eşitsizlikler, pandemi gibi küresel sorunlara çözüm aramak ve yaşanan sistemsel dönüşümü sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmektir. Bu ortamda paçalardan çekiştirerek geçirebileceğimiz bir dakikamız dahi yok. Ama bu hakikatlerle baş etmek ve Türkiye’nin geleceğine dair sağlık sözler söylemek yerine kendine zaman kazanmaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bir gece yayımlanan kararnamelerle ülkenin geleceğini belirleyen, demokratik yollarla seçilmiş yerel yöneticilerin iradesini umursamayan bir yönetimin de aslında bu yeni dünya için fikir üretmesi mümkün gözükmüyor.

Fakat, bütün bunlara rağmen, bize düşen görev inşa edilmeye çalışılan bu kısa vadeci siyaset kilidini kırmak ve çağın sorumluluklarını bilen bir anlayışla kendimizi yarınlara hazırlamaktır. Böylesi tarihi kırılma anlarının yaşandığı bir zamanda siyasetin asli görevi ülkenin gelecek on yıllarda dünyada neyi temsil edeceğini belirlemek aslında. Otoriterler kulübünde, sürekli kendi kendiyle kavga eden, çözümlerden değil sorunlardan yana bir ülke mi olacağız? Yoksa sorumluluğumuzu bilip; demokrasi, insan hakları, insanca ve sürdürülebilir bir yaşam gibi temel değerlerde uzlaşıp, yeni bir hikaye mi yazacağız? Aslında 31 Mart’ta seçmen, daha demokratik, hoşgörülü, vatandaşın derdiyle dertlenen bir yönetim anlayışını seçti. Bu yoldan yürümeye de devam ediyoruz elbette. Resmi Gazete’den korkacak değiliz.

* Selçuk Sarıyar, İBB ve Beşiktaş Belediye Meclis Üyesi