Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Araştırma: İstanbul’da Suriyeli sığınmacılara yönelik tehdit algıları kemikleşiyor

Türkiye'deki Suriyeli mülteciler
Türkiye'deki Suriyeli mülteciler   -   ©  Anadolu
Metin boyutu Aa Aa

İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü (IstanPol), Friedrich Ebert Stiftung Türkiye Temsilciliği desteği ve TÜSES ortaklığı ile yürüttüğü “İstanbul’da Suriyeli Sığınmacılara Yönelik Tutumlar” başlıklı araştırmasının bulgularını 12 Haziran Cuma günü kamuoyuyla paylaştı.

Araştırma, koronavirüs salgını çerçevesinde alınan tedbirler öncesinde ocak ayında İstanbul gibi bir metropolün nüfusunu temsil eden bin 636 kişiyle yüz yüze mülakat yöntemiyle gerçekleştirildi.

Türkiye'ye Suriye'den göç eden yaklaşık 3,6 milyon kayıtlı mültecinin 496 bin kadar kısmı İstanbul'da kayıtlı. Birleşmiş Milletler Uluslararası Göç Örgütü’nün Haziran-Temmuz 2019 dönemini kapsayan araştırması ise, İstanbul’da kayıtlı ve kayıtsız toplam 963 bin Suriyeli göçmen yaşadığına işaret ediyor.

Amaç, mevcut siyasi kutuplaşma ve artan ekonomik sorunlar ışığında, vatandaşların Suriyelilere yönelik tutum ve davranış eğilimlerini değerlendirmek, Suriyelilere dair tehdit algılarını, kalıp yargıları ortaya çıkarmak, Suriyeli-karşıtı kolektif eylemlere katılım eğilimlerini ölçmek ve Suriyelilerle salgın öncesi ve sonrasında da söz konusu olan toplumsal mesafeyi gözler önüne sermek.

Suriyeli komşularla iletişim kurmuyorlar

Buna göre; Suriyelilerle ilgili tehdit algıları arasında, yaşam tarzına dair tehdit algıları en düşük düzeyde, çoğunluğun Sünni Müslüman olması bu endişeleri hafifletiyor. Ancak, katılımcıların yüzde 62’si park ve meydanlarda, yüzde 69’u çarşı-pazar-AVM’de, yüzde 52’si oturduğu sokakta ve yüzde 44’ü çalıştığı yerde Suriyelilerle her gün karşılaştığını belirtirken, yüzde 17’si ise Suriyelilerle aynı binada yaşamalarına rağmen katılımcıların yüzde 78’i herhangi bir Suriyeliyle iletişim kurmuyor.

Türk Alman Üniversitesi Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Murat Erdoğan ise, bu "iletişimsizlik" halinin kentsel alanda çok şaşırtıcı olmadığını, ayrıca Suriyelilerin -biraz da zorunluluktan- birlikte yaşama ve aynı mahalleyi paylaşma eğilimlerinin sosyal çevrelerinin de kendi topluluklarından oluşmasını sağladığının göz önünde bulundurulması gerektiğini kaydediyor.

euronews Türkçe'ye konuşan Prof. Erdoğan, "Kitlesel insani hareketlerde en çok tartışılan hususlardan birisinin bir arada yaşamayı kolaylaştıran ve zorlaştıran hususlar olduğunun altını çiziyor ve bazen yakın kültürel grupların bir arada yaşaması da çok kolay olmayabilir diyor. Bu ilişkilerde daha belirleyici olan sayısal büyüklükler oluyor. Bir göçmen topluluğu ciddi sayılara ulaşınca, bu topluluğun bireyleri hem toplum içinde kendini daha güvende hissediyor, kültürünü sürdürme imkanı buluyor, yeni bir kültür yaşatıyor; hem de paradoksal biçimde içine geldikleri toplumda endişe konusu haline geliyorlar. Çünkü yerel toplumun genel beklentisi, sonradan gelenlerin onlara “uyması”, “benzeşmesi” ve hatta “asimile” olmaları. Sayı büyükse bu çok zor, tam tersine kimlikler güçleniyor, ayrımlaşıyor ve hatta yeni kimlikler doğuyor” diyor.

Tehdit algısında ekonomi başı çekiyor

Türkiye'de 2011-2019 arasında doğan Suriyeli bebek sayısının 535 bin olduğunu, 680 bin Suriyeli çocuğun Türkçe eğitim almak üzere Türk okullarına gittiğini belirten Prof. Erdoğan, "Dolayısıyla her Suriyeli ailede en az bir kişinin Türkçe ile doğrudan bağlantısı var" tespitini paylaşıyor.

Prof. Erdoğan, kendisinin yürüttüğü Suriyeliler Barometresi çalışması bulgularından da hareketle mahalle bazında nadiren yaşanmaya başlanan tekil gerginliklerin haricinde, 9 yıllık sürecin başarılı geçtiğini, bunda kırılgan da olsa yüksek toplumsal kabulün önemli bir rol oynadığını ve Türk toplumunun ciddi endişelerine rağmen Suriyeli mültecilerle ortak yaşamın bir biçimde kendi uyum sürecini geliştirdiğini düşünüyor.

Erdoğan’a göre Suriyelilere yönelik endişe eyleme ve hatta seçimlere bile yeterince yansımıyor. "Türkiye kendi içinde çok mobil bir ülke. Her yıl ortalama 3 milyon kişi bir ilden diğerine göç ediyor. Bu sosyolojik durum, Suriyeliler gibi, kentlere sonradan gelenlere karşı tepkiyi yumuşatıyor" diyor.

Öte yandan, araştırmaya göre, ülkede yaşanan ekonomik kriz, artan işsizlik ve işgücü piyasasındaki rekabet sebebiyle, İstanbul sakinlerinin Suriyeli mültecilere yönelik tehdit algısında ekonomik faktörler başı çekiyor ve güvenlik kaygılarının bile önüne geçiyor. Partiler bazında bakıldığında, İYİ Parti ve MHP seçmenleri arasında tehdit algıları ortalamanın üzerinde ve üst seviyede olsa da, gelir seviyesi arttıkça, ekonomik tehdit algı ortalaması azalıyor.

Örneğin Cumhuriyet Gazetesi’nde Aralık ayında yayınlanan röportajda İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ, Türkiye’de okula gitmeyen 400 bin Suriyeli çocuğun ya selefi terör örgütlerine ya da Arap mafyasına katılacağını iddia etmiş, Suriyeli mülteciler şayet Türkiye’de kalırlarsa bunun iç savaşı tetikleyebileceğini söylemişti.

Ankara merkezli Türkiye Ekonomi Araştırmaları Vakfı’nın (TEPAV) 2019 yılı verilerine göre, Suriyelilerin kurduğu veya ortak olduğu 15 bin şirkette 44 bin kadar Suriyeli çalışıyor.

Suriyelilere dair önyargının çarpıcı bir ifadesi olarak, İstanbul’da katılımcıların yüzde 78’i hükümetin Suriyelilere Türk vatandaşlarına davrandığından daha iyi davrandığını düşünüyor ve bu oran İYİ Parti seçmeninde yüzde 99, CHP seçmeninde ise yüzde 82 düzeylerine dek yükseliyor.

Türkiye'deki kayıtlı Suriyeli mülteciler, çok amaçlı bir nakit yardım programı olan Sosyal Uyum Yardımı Programı (SUY) kapsamında, Kızılay kart üzerinden her ay birey başına 120 TL yardım alıyorlar. Bu yardım ise, medyadaki yanlış aktarımların aksine, Avrupa Birliği tarafından fonlanıyor.

Mayıs 2020 itibari ile bu yardımdan faydalanan Suriyeli sayısı 1,5 milyon. Bu parayı alan da almayan da çalışmak zorunda. Suriyeliler Türkiye ekonomisinin en büyük sorunlarından olan ve % 33’ü bulan kayıtdışı ekonomi içinde çalışıyor. Bu konuda Prof. Erdoğan, kayıtdışı ekonominin Suriyeli mültecilerin kendi ayakları üzerinde durmasını ve Türkiye'ye daha az yük oluşturarak yaşamlarını iade ettirmelerini sağladığı ve hatta çatışmaları azalttığı düşüncesinde.

Bu konuda Prof. Erdoğan, kayıtdışı ekonominin Suriyeli mültecilerin kendi ayakları üzerinde durmasını ve Türkiye'ye yük oluşturmadan yaşamlarını idame ettirmelerini sağladığı düşüncesinde.

"Ancak özellikle iki konuda doğru bir iletişim stratejisinin uygulanmadığını düşünüyorum. Birisi vatandaşlık, diğeri ise dış mali kaynaklar: Suriye vatandaşlığı herkese verilmedi. Eğitimli ve paralı mültecilere verildi. Dolayısıyla Suriyeli mültecilere Türkiye vatandaşları karşısında ayrıcalık tanındığı iddiası gerçekçi temellere dayanmıyor. Burada aslında Türk devletinin –iyileri tutalım- şeklindeki tercihi söz konusu. Buradaki sorun hem şeffaflık hem de toplumun bilgilendirilmesi. İkinci yanlış ise yapılan harcamalar ve maliyetin birbirine karıştırılması ve bu konuda özellikle AB’den gelen dış kaynağın dile getirilmemesi. Topluma, Suriyelilere dair tüm harcamayı onların vergileri üzerinden yapıldığı izlenimi doğurursanız, onlar da kalıp yargılar üretirler" diyor Erdoğan.

Benzer şekilde, Şar'a göre, Suriyeli sığınmacılar, iç ve dış politikada araçsallaştırıldıkça, vatandaşların onlara yönelik negatif tutumlarının artma ihtimali yükseliyor:

"Dolayısıyla, bu araçsallaştırmanın durdurulması gerekiyor. Özellikle Türkiye’yi yönetme iddiasındaki muhalefetin, konuyu popülist bir bakış açısıyla değil gerçekçi ve uygulanabilir bir politikayla ele alması elzem. Bu doğrultuda ilk hedef ise bir entegrasyon politikasının geliştirilmesi olmalı."

"Daha az yetenekli bir ırk"

Katılımcıların neredeyse yarısı, Suriyeli göçmenlerin daha az yetenekli bir ırktan geldiğini düşünürken, yaklaşık üç kişiden biri, Suriyeli mültecilerin savaş mağduru olmadığına inanıyor. Suriyelileri kriminalize eden, suça ve kavgaya meyilli bir topluluk olarak betimleyen anlayış da katılımcılar arasında baskın görülüyor.

Katılımcılara "Suriyeli" dendiğinde, "endişe" en çok hissedilen duygu iken, "nefret" ise en az hissedilen duygu olarak tespit ediliyor. Ancak, yoğun öfke (yüzde 33) ve yoğun nefret hissedenler (yüzde 24) de azımsanmayacak düzeyde. İki kişiden biri Suriyeliler konusunda yoğun endişe hissederken, üç kişiden biri acıma duygusunu yoğun hissediyor.

İstanPol Enstitüsü kurucu ortağı ve siyaset bilimci Edgar Şar, bu durumu şu şekilde açıklıyor:

"Endişe duygusu, bireylerin belirsizlik ve bilinmezlik algılarının yükseldiği ortam ve zamanlarda daha çok gözlemleniyor. Nefret ise adaletsizlik ve haksızlık algısının belirsizliği aşarak, bireyleri aksiyon almaya yönlendirecek miktarda arttığı bir ortamda gözlemleniyor. Türkiye’de vatandaşların Suriyeli algısına baktığımızda ise iç savaşın başladığı 2011 yılından beri geçen uzun zamana rağmen, bu meselenin halen geçici bir mesele olarak algılanması söz konusu. Bu konuda yapılan birçok çalışma sığınmacıların önemli birçoğunun kalıcı olduğunu ve buna paralel olarak Türkiye’nin bir entegrasyon politikasına gereksinim duyduğuna işaret etse de, konunun günlük politikada ele alınış biçimi ve Türkiye’nin Suriye sahasındaki askeri faaliyetleri ile sığınmacıların akıbetleri arasında sıkça ilişki kurulması, bu meselenin geçici bir mesele olduğu algısını güçlendiriyor. Tüm bunlar, Suriyelilere yönelik endişe duygusunun nefrete dönüşmesini sınırlandıran gelişmeler. Fakat yine de araştırmamıza katılanların yüzde 23,5’inin Suriyelilere yönelik yüksek oranda nefret duygusuna sahip olduklarını beyan etmiş olması ciddi bir mesele olarak karşımızda."

Acıma duygusunun kaynakları

euronews Türkçe'ye konuşan siyaset bilimci ve proje koordinatörlerinden Nezih Onur Kuru'ya göre ise, Suriyeliler 2011’de Türkiye’ye ilk geldikleri zaman savaş mağduru ve misafir olarak görüldü ve bunun sonucunda tehdit algıları ve negatif duygular öne çıkmadı; aksine acıma duygusuyla birlikte yardım kampanyaları düzenlenebildi ve Suriyelilerin çoğunluğu ev sahibi toplumla birlikte yaşamayı sürdürdü.

"Fakat iç savaşın uzaması, Türkiye’de siyasal ve ekonomik istikrarsızlığın artması ve Suriyeli nüfusunun 3,5 milyonu aşmasıyla birlikte Suriyeliler tehdit unsuru olarak görülmeye başlandı. Misafir olarak görülen Suriyelilerin artık kalıcı olacağına dair inanç yaygınlaştı. Suriyeliler kalıcı bir tehdit unsuru olarak algılandıkça endişe duyguları yaygınlık kazandı. Öte yandan Suriyelilerin bulundukları yerlerde düzen kurup iş hayatına katılmalarıyla beraber Suriyelilerin mağdur olduğunu düşünenler de azaldı. Böylece Suriyelilere hissedilen acıma duygusu da yerini çoğunlukla endişeye bıraktı" diyor.

Peki İstanbul sakinlerinde Suriyeli mültecilere yönelik bu tehdit algıları, Suriyelilere yönelik toplu bir eyleme katılma eğilimine nasıl yansıyor? Böyle bir eyleme yüksek katılma eğiliminde olanlar yüzde 34,3; “Suriyelilere karşı toplu imza” atmak isteyenler ise yüzde 42,6 seviyesinde. MHP ve İYİ Parti seçmenleri, diğer göstergelerde olduğu gibi, Suriyelilere karşı toplu eylemlere katılma eğiliminde ön plana geliyor.

Entegrasyon bağlarının önemli bir aracısı olan komşuluk ilişkileri de çalışma kapsamında masaya yatırılıyor. Buna göre, Suriyelilerle komşuluk ve Suriyelileri akşam yemeğinde ağırlama eğilimi yüzde 50 düzeyinde kalırken, sokakta Suriyelilerle her gün karşılaşanlarda bu oran yüzde 45’e geriliyor. Suriyelilerle arasına pandemi öncesinde de sosyal mesafe koyanların profili incelendiğinde ise, az ibadet edenler ve lise altı eğitim düzeyine sahip kişiler oldukları görülüyor.

Kuru, Türkiye’de Suriyelilerle iletişim kurabilen çevrelerde iki grubun öne çıktığına işaret ediyor: Bunlardan birincisi evrensel değerlere inanan insan hakları aktivistlerinin oluşturduğu göçmen dayanışma grupları olup genellikle seküler ve yüksek eğitim seviyesine sahip bireylerden oluşuyor. Diğer grup ise, Suriyelilerle din kardeşliği üzerinden bir birliktelik söylemi geliştiren ve bu söylem çerçevesinde Suriyelilerle iletişim kuranlar, onlar da eğitimli dindarlar ve onların daha az eğitimli takipçilerinden oluşuyor.

"Geriye kalan düşük eğitimli ve az ibadet eden gruplar, Suriyelileri kültürel olarak farklı görmekle beraber sosyal statü ve ekonomi konusunda rekabet unsuru olarak görmeye de meyilli. Bunun sonucunda az ibadet edenler ve lise altı eğitim düzeyine sahip kişilerde sosyal mesafenin arttığına dair bulgunun saptanması da beklentilere paralel" diye açıklıyor Kuru.

Şiddet olay senaryosu üzerinden algılar şekilleniyor

Son olarak, bireylerin kolektif şiddet eğilimini incelendiğinde, mahallede gerçekleşen dört toplu şiddet olay senaryosu üzerinden anket deneyi yapıldığında ve katılımcılar suç tipi (taciz/yankesicilik) ve suç isnat edilen gencin kimliğine (mahalleli/Suriyeli) göre dört gruba ayrıldığında, toplu şiddete katılma eğiliminde en çok suçlanan kişiler Suriyeliler olarak tespit edilmiş.

Suriyeli kişinin suçlandığı taciz senaryosunda yüksek düzeyde şiddet eğilimi gösterenlerin yüzde 35,9’a ulaşması taciz ya da tecavüz iddiaları sonucunda yaşanan linç girişimlerinin arka planına dikkat çekiyor. Oysa, İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün güncel verilerine göre, Suriyelilerin karıştığı olayların genel olaylar içindeki payı yüzde 1,32 düzeyinde.

Peki bu rakamlar, pandemi boyunca ve sonrasında nasıl bir şekil alacak? Uzmanlar, pandemi sırasında artan işsizlik ve ekonomik sorunların, mültecilere yönelik bakışı şekillendireceğine, dolayısıyla bu dönemde yapılacak sosyal yardımların da kırılgan toplumsal dinamikleri gözeterek yapılması gerektiğine dikkat çekiyorlar.

Yaşar Üniversitesi UNESCO Göç kürsüsü yürütücüsü Doç.Dr. Ayselin Yıldız, euronews Türkçe'ye yaptığı açıklamada, "Pandemi nedeniyle Suriyelilerin birçoğu işsiz kaldı ve kırılganlıkları arttı, zira büyük kısmı günlük işlerde ve hizmet sektöründe çalışıyorlardı. Bu insanların hassasiyetleri daha da büyüdü. Kiralarını ödeyemiyorlar, gıda alamıyorlar. Entegrasyonu konuşurken şimdi bu işin en başına, acil yardım durumuna geri döndük" diyor.

Yıldız, pandemi sırasında Suriyeli mültecilere gıda ve kira yardımı yapılması gerektiğini ve bu yardımların da daha çok uluslararası örgütler, gönüllüler ve göç alanında çalışan dernekler üzerinden yapıldığını, ancak toplumsal dinamikler sebebiyle bu yardımların yerel halkta öfke doğurabildiğini kaydediyor.

"Ellerinde gıda kolileriyle yine bu insanlara gidildiğinde, yerel halk bu yardımları görünce kendilerinin de zor durumda olduğu bir dönemde biraz daha tepkili olabiliyor. Suriyeliler Türkiye'ye ilk geldiklerinde merhametle yardım etme duygusu daha hakimdi. Ama şimdi işin üzerinden neredeyse sekiz-dokuz sene geçti. Doğru bir yaklaşımla, hassasiyetleri gözeterek, Türk-mülteci ayrımı yapmadan bu yardımları yürütmek gerekiyor çünkü mülteciler dışında diğer insanlar da işlerini kaybettiler pandemi döneminde" diye ekliyor Yıldız.