Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Dağlık Karabağ'da 'NATO'nun görünmeyen zaferi': Azerbaycan'ın küllerinden doğuşu | Görüş

Yorum sayfamızda yayınlanan makaleler, euronews'in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Metin boyutu Aa Aa

Azerbaycan’ın yaklaşık otuz yıl sonra işgal altındaki topraklarını özgürleştirmesinin üzerinden kesin yargılara ulaşmak için yeterince zaman geçmedi ancak bugüne kadar yaşananlara bakarak geleceğe dair çıkarımlarda bulunmak için elimizde yeterince veri var.

Meseleye “Kimin kazandığı” yönünden bakıldığında üç aşağı beş yukarı herkes Azerbaycan’ın en büyük kazanan olduğunu düşünüyor. Türkiye’nin, özellikle TB-2 Bayraktar SİHA’ları ve akıllı mini mühimmatları MAM-L, MAM-C ile “oyun değiştirici” olmasının yarattığı “prestij” düşünülürse Türkiye’nin de kazandığını söylemek mümkün. Özellikle on yıllardır Azerbaycan Ordusunun “kurmay aklını” Türkiye’nin oluşturduğunu kabul edersek, kazanç ve prestij hanesinin bir kat daha büyüdüğünü görebiliriz.

NATO’nun bu savaşın görünmeyen ama bundan sonraki her adımda daha fazla görünür olacağını tahmin ettiğim kazananı olduğunu açıklıkla söyleyebilirim

Rusya’nın uzun yıllar sonra “barış gücü” adı altında da olsa Azerbaycan’a girmesini başarı olarak görenler olduğu gibi Ermenistan’da “Rus karşıtı olarak bilinen” Paşinyan’ın güç kaybetmesini de Rusya’ya artı olarak yazanlar var. Ancak asıl kaybeden olarak kabul edilen iki ülkenin Ermenistan ve İran olduğu da şüphe götürmez bir gerçek. Bu çerçeveye katılsam da tüm bunların dışında NATO’nun bu savaşın görünmeyen ama bundan sonraki her adımda daha fazla görünür olacağını tahmin ettiğim kazananı olduğunu açıklıkla söyleyebilirim.

Azerbaycan'ın kurtuluş savaşı

Yaklaşık otuz yıl süren Karabağ sorununun taraflarına ve bu ülkelerin ne kazanıp ne kaybettiğine göz atacak olursak eğer; meseleyi Azerbaycan’ın yalnızca bir savaş kazandığına indirgediğimizde, bu yorum yaşanan tüm süreci yanlış analiz etmek olurdu. Zirâ Azerbaycan sadece bir savaş kazanmadı; aynı zamanda “milli kimliğinin altını çizdi, özgüven kazandı” ve hepsinden önemlisi son otuz yılda Ermenistan karşısında yaşadığı tüm aşağılanmalardan kurtularak yeniden doğdu. Bir çeşit “Kurtuluş Savaşı” denilebilecek bir kazanım elde etti ve böylelikle ülke tarihinin her anlamda akışını değiştirmenin yanında iç cephesini, yani Azerbaycan halkını “tek yumruk” haline getirdi. Ayrıca ortaya çıkan yeni durumda “özgüven patlaması” yaşayan Azerbaycan devlet aklının, bu noktaya nasıl gelindiğinin gayet farkında olduğunu söylemek de mümkün.

En son İlham Aliyev’in, Karabağ Gazilerini ziyaret ettiği bir organizasyonda söylediği şu sözler durumun ve gidişatın yönüne dair bizlere fikir veriyor:

“Bu yeni nesil savaş yönetimidir. Planlama, teknik teçhizat, modern teknolojinin uygulanması, operasyonların doğru planlanması, askerlerimizin savaş kabiliyeti ve manevi ruhu birleşti, bir oldu. Ancak ben bunu birçok defa söyledim, bu zaferin kazananı bizim teknik imkanlarımız değil askerlerimiz ve subaylarımızdır. Bu yüzden zaferin ilk kahramanı Azerbaycan askerleridir, Azerbaycan subayıdır. Herkes bunu böyle bilmelidir. Biz büyük bir halk olduğumuzu herkese kanıtladık.”

Aliyev’in sözleri, zamanın ruhunu doğru anladığının ve geleceğe de bu yeni anlayış perspektifinden baktığının ispatı olarak karşımıza çıkıyor. Zaten savaş boyunca Azerbaycan makamlarının organize bir şekilde sosyal medyada da mücadele ettiğini, propaganda faaliyetleri için de ayrıca hazırlık yaptığını gözlemlemiştik. Hatta öyle ki Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov’un yanı sıra, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hikmet Hacıyev’in de Azerbaycan’ın kamu diplomasisi faaliyetlerinde önemli rol oynadıkları gibi, Azerbaycan’ın Pakistan Büyükelçisi Ali Alizada’nın da çok başarılı çalışmalar yürüttüğünü ve Pakistan halkının ilgisini sürekli canlı tuttuğunu hep birlikte gördük.

Ermenistan güvenilirliğini en başından kaybetti

Rotamızı Ermenistan cephesine çevirdiğimizde ise Azerbaycan’ın olgulara dayalı planlamasının aksine “kendi doğrularının esiri” bir anlayışla sahada olduklarını ilk bakışta söylemek mümkün. Ermeni yönetimi 20.yüzyılın anlayışıyla “sırtını dağlara” yaslamanın yeterli olduğuna inandığı gibi, teknolojinin geldiği noktada söylenen her yalanın birkaç saat içinde ortaya çıkabileceğini dahi bilmiyor gibi davranıyordu. Savaşın ilk anından itibaren sürekli abartılı yayınlar yaparak ve yalan bilgileri “resmi sosyal medya hesaplarından yayarak” daha en başta güvenilirliğini sorgulattı. Özellikle savaşın ilk haftasından sonra Ermenistan’ın tüm propaganda sistemi çökmeye başlamıştı. Ermenistan, zorlu Karabağ coğrafyasının kendisine yenilmezlik sağlayacağını düşündüğü gibi diaspora Ermenilerinin ve Kim Kardashian ve Cher gibi bazı ünlülerin açıklamalarının müdahalelerinin meşruiyetini dünya nezdinde sağlayabilmek için yeterli olacağını düşünüyordu. Ve her iki düşüncenin de yanıldığını gördük. Zirâ TB2’lerin ve İsrail yapımı çok çeşitli drone ve gezgin mühimmatın çektiği görüntülerin de “başlı başına bir propaganda” malzemesi haline geldiği bir dünyada yaşadığımız gerçeği göz ardı ediliyordu.

Ermenistan’ın anlamadığı şey aslında savaşın değişen doğasıydı. Artık “Hibrit (Karma) Savaşlar” devrinde yaşanıyordu ve bunu en iyi bilen de Rusya’ydı. Rusya, tüm bu savaş süresince ne yapacağı en merak edilen aktör olarak sürekli göz hapsindeydi. Ancak daha en baştan Paşinyan’a istediği desteği vermeyeceğini ortaya koymuştu. Zaten kısa zaman içinde soru da “ne kadar destek vereceği” değil, “kime ne kadar alan açacak” sorusuna dönüştü.

Tek mermi harcamadan kazanan ülke: Rusya

“Hibrit Savaş” konusunda haklı bir üne sahip olan Rusya, incelikli hamlelerle hem Ermenistan hem de Türkiye üzerinden konuyu ele aldığını ortaya koymakta gecikmedi. Rusya’nın eski Genelkurmay Başkanlarından olan ve adını Rusya’nın Hibrit Savaş anlayışına veren General Gerasimov, savaşın değişen karakterinin savaş ve barış arasındaki çizgiyi değiştirerek bulanıklaştırdığı tespitini şu sözlerle yapıyordu:

“Günümüz savaşlarının ana aktörü artık halk olmuştur ve savaşın amacı ile hedefi haline gelmiştir. Bu nedenle, yeni nesil savaşlar halkın oluşturduğu örgütlü yapıların ve özel kuvvetlerin öneminin önemli ölçüde arttığı geniş bir yelpazeye yayılan aktörlerin kullandığı politik, ekonomik, insani ve bilgi araçlarını içermektedir. Hibrit savaşın karakterinin özü, politik amaçları minimum konvansiyonel etki kullanarak kazanmaktır. Bu amaç doğrultusunda yapılması gerekenlerin düşmanın askeri ve ekonomik potansiyelini baltalamak, siber saldırı ve psikolojik harekât uygulamak, aktif olarak düşman ülke içindeki muhalefet unsurlarını desteklemek, isyana teşvik etmek, yıkıcı metotları kullanmaktır.”

Rusya, kendi teorik anlayışına uygun olarak tek mermi sıkmadan maksimum kazanç elde etmeye uğraşıyor; öncelikle uzun zamandır sorun yaşadığı Ukrayna ve Gürcistan’dan sonra Ermenistan’ın ve Paşinyan’ın “Rus karşıtı” cepheye yani Amerika tarafına geçmesine engel olmak istiyordu. Paşinyan, Batı’nın adamı olarak kodlandığı için cezalandırılması gerekiyor; bu yüzden tüm taleplerine rağmen Rusya, Paşinyan’a istediği askeri desteği vermiyordu. Ancak Paşinyan’ı cezalandırmak için Azerbaycan’ın bu derece ilerlemesine müsaade etmek, yani Kafkaslarda her zaman işine yarayacak bir çatışmayı tamamen bitirmek de Rusya’nın işine gelmeyeceği için bir taşla birkaç taş vurabileceği bir plan yapıldı.

Türkiye'yi Azerbaycan üzerinden Rusya'ya bağlamak

Rusya’nın Azerbaycan’ı bu derece serbest bırakmak için asıl gerekçesi Türkiye’yi daha fazla yanına çekmek ve Rus milliyetçiliği demek olan Avrasyacılığı yaygınlaştırmaktı. Rusların hesabına göre, Türkiye’yi NATO’dan, Batı’dan ve 200 yıllık geleneğinden koparmak için bu bir fırsat olabilirdi. Nihai noktada hem Türkiye’de son yıllarda iyice yükselen “Kızıl Elma” düşüncesine uygun olarak Türkiye-Azerbaycan kardeşliği öne çıkarılacak hem de bu ortamı sağlayan Rusya, barış masasını kurmanın yanında Nahçivan / Azerbaycan koridorunu da kontrol etmek hakkına kavuşacaktı. Böylece Türkiye’ye Orta Asya havucu gösterilirken Ermenistan’da da güç kaybedecek Paşinyan’ın yerine Rusya’ya bağlı bir yönetim gelecekti. Yani bir Rus taşıyla hem Ermenistan kontrol altına alınacak hem Türkiye’ye “Kızıl Elma” pazarlanacak hem de Azerbaycan’a yeniden dönülmüş olacaktı. Zaten Türkiye’de fazlasıyla parlatılan Rus Avrasyacı Alexander Dugin de “Rusya, Azerbaycan’ın zaferini tanıdı, Paşinyan’lı Ermenistan kaybetti. Bakü, Türk-Rus ittifakının güçlenmesinde gözle görülür bir bağlantı noktası” diyerek Rus bakış açısını, yani Türkiye’yi Azerbaycan üzerinden Rusya’ya bağlama niyetini ortaya koyuyordu.

Ancak Rusya’nın planını faş eden asıl olay savaşın hemen başında gerçekleşmişti. Tam da Ermenistan’ın tüm gücüyle Türkiye’nin Azerbaycan’a paralı askerler ve Suriyeli cihatçılar taşıdığını iddia ettiği ve elindeki tüm medya vasıtalarıyla dünyaya duyurduğu bir anda Rus Dış İşleri Bakanlığından ilginç bir açıklama geldi. 1 Ekim’de yani savaşın hemen başındayken yapılan açıklamada Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Karabağ’a paralı askerlerin gönderildiğine ilişkin istihbarat servisleri üstünden ellerine bir bilgi geçip geçmediği şeklindeki bir soruya, "Elimizde bu bilgiler mevcut" açıklamasını yaptı. Yani Rusya, Türkiye’nin Suriyeli ve Libyalı cihatçıları Azerbaycan’a taşıdığını iddia ediyordu. Rusya, Ermenistan’ı askeri olarak savunmayacağını belli ederken ve Türkiye’yi yanına çekmek isterken bu açıklamayı neden yapmıştı? Elbette bununla Batı kamuoyunu Türkiye karşıtlığına yönlendirmek ve Türkiye’nin başta NATO olmak üzere Fransa, ABD ve tüm Avrupa’nın hedef tahtası haline getirmeyi amaçladığını söyleyebiliriz. Zaten bu tavrın da “Hibrit Savaş” anlayışına ters düşen bir tavır olmadığı ortada.

Türkiye'nin kurmay aklı, İsrail'in yüksek teknolojisi ve Rusya'nın eski moda silahları

Azerbaycan, belki de SSCB sonrası dönemde, kısa süren Elçibey dönemi hariç, Rusya’yla ilişkileri en sorunsuz olan devletlerden biriydi. Özellikle iktidara geldiğinde “Rus yanlısı” olarak tanımlanan Haydar Aliyev’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Ruslarla hiçbir sorun yaşanmadı. Oğul İlham Aliyev de babasının yolundan devam ederek Rusya’yı her zaman memnun edecek yollar bulmayı başardı. Üstelik bunu Batı’yla ilişkilerini geliştirmeye çalışırken yaparken en büyük kozu silah alımlarıydı. Gerçekten de Azerbaycan, 2016 yılına kadar Rus silahlarına büyük paralar yatırdı ve silah ticaretinin tepesinde hep Rusya’yı tuttu. Bu gelenek 2016’dan itibaren İsrail lehine değişti. Azerbaycan iki yüz yıldır beraber yaşadıkları Rusları herkesten daha iyi tanıyor olmasına rağmen, daha önce Aliyev’in sözlerinde de gördüğümüz gibi, değişen dünyanın farkındaydı ve özellikle son 4 yılda tüm konsantrasyonunu çok iyi ilişkilere sahip olduğu İsrail’e ve İsrail yapımı silahlara yöneltti. Türkiye’yi ise yüksek teknolojili mühimmatlar ve SİHA’lar dışında “kurmay aklı, eğitim ve doktrin” açısından vazgeçilmez görüyordu. Yani Türkiye’nin kurmay aklı, İsrail’in üstün özellikli sistemleri ve Rusya’nın eski moda silahları harmanlanmış oldu.

Azerbaycan’ın milli uyanışının ve yükselen özgüveninin anlamını ilk önce İran anladı

Rusya'nın hesaba katmadığı gerçek: 'Azerbaycan'ın uyanışı'

Ancak Rusya’nın planındaki eksik olan nokta “milli uyanışın gücü”ydü. Azerbaycan’ın milli uyanışının ve yükselen özgüveninin anlamını ilk önce İran anladı. Zirâ kendi topraklarında yaşayan yaklaşık otuz milyon Türk’ün bastırılmış “Türklük bilincinin” her an uyanmasından endişe ediliyordu. Azerbaycan’ın güçlü bir orduya sahip olmasının ve zaferler kazanmasının, sadece Ermenistan'da değil, tüm bölgede sonuçlar doğuracağını ve yeni bir gücün hem Kafkasya’nın hem de Orta Asya’nın geleceğine etki edeceğini biliyorlardı. Zaten İsrail’in de neredeyse tüm üstün nitelikli silahlarını Azerbaycan’a satmasının sebeplerinden birinin bu olduğunun da farkındaydı İran. Bu yüzden savaşın hemen başında Ermenistan’ı açık ve gizli olarak destekledi. Her ne kadar bu desteği vermiş olsa da, ok yaydan çıkmış; Azerbaycan ordusu ilk haftanın haricinde Ermenistan ordusunu oldukça güç bir pozisyona düşürmüştü. Bugünden geriye baktığımızda, Azerbaycan Ordusunun ilk haftadaki tavrının bilinçli olduğunu ve Ermenistan yönetiminin “Azerbaycan’ın imkân ve kabiliyetlerini” yanlış değerlendirmesi için kasten yavaş hareket ettiğini söyleyebiliriz. Zira Paşinyan da ateşkes anlaşmasının ardından Facebook’ta yaptığı açıklamada: “Neden ikinci, üçüncü veya altıncı günde savaşın daha fazla gelişmesini engellemeye çalışmadık? Çünkü, ilk aşamada savaş Ermeni tarafı için oldukça başarılıydı” diyecekti.

Zaferin ardından Azerbaycan’da artık her şeyin değiştiği bir gerçek olduğuna göre, Rusya’nın hesaba katmadığı “Azerbaycan’ın milli uyanışının” anlamına biraz daha odaklanmak faydalı olabilir.

Ermenistan-Azerbaycan savaşının görünmeyen kazananı: NATO

Ermenistan-Azerbaycan savaşı aslında NATO standardına sahip Azerbaycan’la Rus standardına sahip Ermenistan arasındaki bir savaştı ve kazanan NATO standartları oldu

Azerbaycan, Ermenistan ordusunun imkân ve kabiliyetlerini en iyi bilen ülke olmasına karşın, özellikle 2000’li yıllardan itibaren bir yandan Türkiye’yle ortak askeri anlaşmalar yaparken bir yandan Türkiye’nin NATO’daki görevlerine asker yollamaya başlamıştı. Yani NATO’nun işleyişini, eğitim süreçlerini ve sahip olduğu teknolojisini çok iyi bilen askerlere sahipti. Ordusunu da Türk ordusunu referans alarak yeniden organize ediyor, adeta baştan yaratıyordu.

Ermenistan ordusuysa silahından örgütlenme yapısına kadar Rus ordusuydu. Yani basit bir kıyaslama yapılırsa, Ermenistan-Azerbaycan savaşı aslında NATO standardına sahip Azerbaycan’la Rus standardına sahip Ermenistan arasındaki bir savaştı ve kazanan NATO standartları oldu. Buna Azerbaycan askerinin heyecanını eklediğimizde ortaya “şaşâlı bir zafer” çıkıyordu.

Azerbaycan Ordusu da, Azerbaycan yönetimi de bu zaferin önce Azerbaycan’ı birleştirdiğini biliyor ve daha önemlisi “zamanın kendi lehine” akacağını da artık öngörüyorlardı. Bu büyük zaferden sonra Azerbaycan istemese dahi İran’daki Türklerin Azerbaycan’a bakışının değişeceğini ve hatta onların bir talebi olmasa bile İran Devletinin sınır bölgesindeki Azerbaycan Türklerine başka bir gözle bakacağını tahmin ediyorlardı.

Görünen o ki Aliyev ve kurmayları kendilerine zaferi getirenin NATO anlayışına, eğitim ve silah sistemlerine sahip Azerbaycan Ordusu olduğunun farkındaydı. Ermenistan’ın ilk fırsatta tekrar saldırıya geçeceğini ve hatta Rusya’nın barış gücü olarak ülkesinde bulunmasının anlamını da bildikleri gibi, 10 Kasım zaferinin devam edebilmesi ve daha büyük adımlar atabilmesi için Batı’ya yaklaşmalarının gerektiğinin de farkındalardı.

İşte tam da bu yüzden Rusya’nın Türkiye’yi Azerbaycan üzerinden NATO’dan ve Batı’dan uzaklaştırma planı daha ilk adımda hayatın gerçekleriyle ve Azerbaycan ile Türkiye’nin ulusal çıkarlarının Rusya’nın çıkarlarıyla ters olduğunu gösteriyor. Zaten NATO’nun gelecek planları da Azerbaycan’ı yeni bir tercihe zorlayacak gibi görünüyor.

Sadece güvenlik değil; ortak savunma ve ortak politika örgütü olarak NATO

Donald Trump’ın “modası geçmiş”, Macron’un ise “beyin ölümü gerçekleşmiş” diye tanımladığı NATO’nun amacının politik ve askeri vasıtalarla üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini temin etmek olduğunu biliyoruz.

Doğal olarak böyle bir kolektif savunma örgütünün kendini tanımlayabilmesi “ötekine” de bağlı olduğu gibi, Avrupa ve Kuzey Amerika’yı birbirine yaklaştıran “öteki” SSCB’ydi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra “NATO’ya ihtiyaç kaldı mı” sorusu uzun ömürlü bir konu olarak tartışmaya açıldı. 1991-2001 arasında kafa karışıklığıyla geçen yıllardan sonra ABD’nin Terörle Mücadele konsepti çerçevesinde NATO yeniden tanımlanmaya çalışılsa da soğuk savaş döneminde olduğu kadar birbirine bağlı ve uzlaşmış bir yapı kurulamadı.

Tam da benzer şekilde, son yıllarda Çin’in yükselen ekonomik ve askeri gücü ile Rusya’nın yeniden küresel oyuncu olma arzusunun NATO’nun kendisini “öteki üzerinden tanımlanmasına” izin vereceğini söylemek mümkün. Ancak mevcut durumda tartışmaların bir süre daha devam edeceği ve NATO’nun kendisini tanımlamak için neyi ya da kimi “öteki” olarak kodlayacağı tartışılmaya da devam edecektir elbette.

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg de meseleyi bahsettiğim tartışmanın farklı bir yönünden ele alarak, ittifakın nasıl algılanması ve konumlanması gerektiğinin altını “Askeri güç tek başına yeterli değil. NATO’yu aynı zamanda siyasi olarak daha etkin kullanmalıyız. Güvenliğimizi etkileyen tüm hususları NATO masasına yatırmalıyız. (…) Benim vizyonum NATO’yu baştan yaratmak değil. Hedefim, ittifakı hem askeri hem siyasi hem de küresel anlamda daha güçlü kılmak” sözleriyle çiziyordu.

NATO’nun; arayışı devam ederken, Rusya’nın 2011-2020 arasında 19 trilyon rublelik askeri harcama planlaması yaptığını da Çin’in küresel güç olmak için yoğun olarak çalıştığını da bildiğini görüyoruz.

21. yüzyılda doğal rakip olarak karşısına Rusya’yı ve Çin’i koyan NATO, meselelere küresel ölçekte baktığı için kürede kendisini geçme potansiyeli olan her ülkeye karşı mesafeli olması doğal olduğu gibi, aslında biraz da bunu “ortaklığın yaşaması” için yapmak zorunda olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Zaten NATO’nun Anayasası niteliğindeki anlaşmanın meşhur 5. maddesinin özü de “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindir” değil miydi? Çünkü ortak eğitim, ortak silahlar ve ortak gelenekler “bir olanı biz hâline getirmek” açısından önemli olduğu gibi, “ötekine karşı bizi korumayı” hedeflediği de bir diğer gerçek.

Ancak mevcut durumda elbette Rusya da eli kolu bağlı durmayacaktır. Putin’le birlikte toparlanma sürecine giren ve etki alanını NATO’yla ara bölgelere, yani NATO’nun 5. maddesinin dışına; Ukrayna, Moldova, Gürcistan, Suriye, Libya’ya taşıyan Rusya, bir yandan da Hibrit Savaş konseptini geliştirmeye devam ediyor. Örneğin Libya’da var olan Rus birliklerinin içinde kimlerin olduğu ya da askeri danışman adı altında kimin nerde görev yaptığı belirsizliğini koruyor.

Çoğu durumda sadece kullanılan silah sistemleri Rus menşeili olsa da, özel askerî şirketler, yerel unsurlar ve paralı askerler NATO’nun hemen yanı başına taşınarak hem güç toplamaya hem de zaman kazanmaya çalışılıyor. Aynı zamanda sosyal medya başta olmak üzere nerdeyse her platformda ve ülkede medya kampanyalarının yürütüldüğünü de görüyoruz. Oligarklar eliyle her ülkede “yandaş gruplar” yaratılırken, yalan bilgiler yayarak, itibar suikastları yaparak, kafa karıştırarak hedef ülke halkı tabir-i caizse “kullanışlı hale” getiriliyor.

Bu oyuna zaman zaman ABD’nin de düştüğünü söylemek mümkün. Örneğin Demokrat Partililer Trump’a “Putin’in kuklası” demekte uzun süre ısrar etmişlerdi. Bu iddia doğru bile olsa, dile getirilmesi ABD siyaseti açısından son derece yanlıştı. Zirâ bu söylemi dillendirmek demek, ABD’nin “yönetilebilir” bir güç olduğunu; yani Rusya’nın her an ABD’yi yönetebileceğini kabul etmek demekti. Bu düşünce bile psikolojik harbin başarılı olduğunu gösterir ki, bu durumda ABD’li birtakım siyasilerin manipülasyona çok açık olduğunu kabul etmek de gerekir.

Ancak Rusya’yı bu derece pervasızlaştıran ve mevcut ekonomik durumuyla örtüşmeyen bir şekilde birden fazla cephede savaş yürütmesini sağlayan motivasyon kaynağının Putin’in 2018’de dünyaya duyurduğu hipersonik füze sistemleri olduğunu söyleyebiliriz. Nükleer dehşet dengesini kendi lehine değiştirdiğini düşünen ABD, hipersonik füzelere karşı koyacak bir sisteme sahip olmadığı gibi, ancak ciddi paralar harcayarak 2023’e kadar kendi özgün sistemini üretebileceğini düşünüyor. Yeni ortaya çıkan bu “caydırıcılık” özelliği Rusya’ya belli bir hareket kabiliyeti kazandırsa da, NATO’nun Biden’le beraber yeniden “kolektif bir savunma örgütü” gibi davranmaya başlayacağı düşünülürse bu durumun uzun süremeyeceği de anlaşılacaktır.

Sonuç Olarak; Azerbaycan, milli onurunu yeniden ve büyük bir gururla inşa etmesini sağlayacak yaklaşık kırk beş günlük savaş döneminde geleceğini de görmeye ve yeniden inşa etmeye çabalıyor diyebiliriz. Rusya’nın NATO üyesi Türkiye’yi Azerbaycan üzerinden ittifaktan koparma stratejisi, Azerbaycan ordusu tarafından tersine çevrilmeye şimdiden başlandığı gibi, Azerbaycan'ın NATO standartlarıyla, silah sistemleriyle ve eğitimiyle Rus ordusu olarak kabul edilebilecek Ermenistan’ı yenmiş olması, Azerbaycan’ı ister istemez daha fazla Batı bloğuna yaklaştıracaktır. Azerbaycan, zamanın kendi lehine işlediğini düşünerek bir yandan Rusya’nın barış gücü olarak bölgeye dönmesini beş yıl için sorun etmezken, geleceğini “yeni savaş konseptine” uygun olarak Batı’da arayacaktır. İsrail ve Türkiye’yle olan derin bağları Azerbaycan’a ihtiyaç duyacağı kanalları açarken savaşın ikinci büyük kaybedeni olan İran’ın Azerbaycan politikaları da her geçen gün korku ve kuşkuya dayalı olarak değişebilecektir. Böyle bir olasılığın yaratacağı yeni çatışma hali bölgede yeni sonuçlar doğuracaktır.

Tam bu esnada ABD seçimlerinin sonuçlanması ve NATO’yu küresel bir ortak savunma örgütü olarak gören Biden’in seçilmesi de Rusya ve Çin’in “temel tehdit” olarak tanımlanmasının önünü açacaktır. Muhtemeldir ki 2023’e gelmeden önce Belarus, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan hattında yeni çatışmalar ortaya çıkacaktır. Rusya’nın bu yeni çevreleme politikasına karşı zamana ve mümkünse NATO’da boşluk oluşturmaya ihtiyacı vardır. Hipersonik füzelerin sağladığı görece dokunulmazlık zırhının altında Rusya, “büyük hamlesini” yaparak, kendisine zaman ve zemin kazandıracak Türkiye’yi NATO’dan koparmanın hesabı içinde olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Bu yüzden Hibrit Savaş ya da Rusların kullandığı şekliyle “Gerasimov Doktrini”ne uygun hamleler yapıldığını görmek mümkün.

Türk kamuoyunun ise, çeşitli küçük gruplar üzerinden etki altına alınmaya ve Rus milliyetçilerinin çıkarlarına hizmet etmeye “milli menfaat”miş gibi bir dayatmayla zorlanması tam da bu amaca hizmet ediyor diyebilmekteyiz.

Velhâsıl kelâm, 2023’e kadar her şey yeniden ve yeniden değişecektir.

Yazar: Ece Sevim Öztürk - Araştırmacı gazeteci