ABD ve İsrail’in saldırıdan kaçınması hâlinde, İran Devrim Muhafızları’nın (IRGC) bizzat çatışmaları başlatması ihtimali de göz ardı edilemez. İranlı yetkililer artık hem müzakerelere hem de savaşa hazır olduklarını söylüyor.
İran için en ağır varoluşsal tehdit hiçbir zaman dışarıdan gelmedi, her zaman içeridendi. Bu tehdidin merkezinde, İran devletinin uzun yıllardır kayda değer bir başarıyla sürdürdüğü, yurttaşları “içeridekiler” ve “dışarıdakiler” diye ayıran bir politika yatıyor.
Birinci grubu sisteme sadık olanlar oluşturuyor: ekonomik olarak devlete bağımlı kişi ve ağlar, kendilerini İslam’ın ve dini değerlerin muhafızı olarak sunanlar, topluma anti-emperyalist ve anti-demokratik bir ideoloji dayatanlar. “Saf İslami değerler” ile yönetilen bir ülke tasavvur ediyorlar. Bu grup, özellikle İran’ın Z kuşağı içinde artık çoğunluğu temsil etmese de gücü tekeline almaya devam ediyor.
İkinci grup ise marjinalleştirilmiş yurttaşlardan oluşuyor. Bunlar ille de din karşıtı ya da İslam karşıtı değil ancak onurlu, sıradan ve özgür bir yaşam istiyorlar: bireyselliklerinin ve insanlıklarının sürekli devlet gözetimi altında olmadığı, dış dünyayla temas kurabildikleri, kişisel özgürlüklerinin sistematik biçimde kısıtlanmadığı bir hayat. İslam Cumhuriyeti içinde bu tür talepler çoğu zaman “lüks” diye küçümseniyor ya da Batılı sayılıp gayrimeşru ilan ediliyor.
Bugün İran genelinde ayaklananlar ezici çoğunlukla bu ikinci gruba mensup. Uzun süredir baskı gören, bugünse çoğu zaman en temel ekonomik güvenceye bile sahip olmayan yurttaşlar bunlar. İslam Cumhuriyeti sonrasının belirsiz olabileceğini biliyorlar ancak neredeyse yarım yüzyıldır sesleri kısıldığı için bu belirsizlik artık onları caydırmıyor.
Bu grubun pek çoğu geçmişte, İran İsrail ya da ABD saldırılarıyla karşı karşıya kaldığında, ulusal egemenliği savunma refleksiyle devlete örtük biçimde yakın durmuştu. Bu ittifak büyük ölçüde ortadan kalktı. Boş mideler ve ezilmiş hayaller, vatansever reflekslerin yerini aldı. Üst düzey yetkililerin karıştığı ya da müdahale edemeyenlerin göz yumduğu yaygın yolsuzluk, eleştirmenlerin “Venezuelalaşmış” şeklinde nitelendirdiği İran ekonomisinin ayırt edici özelliği haline geldi. Batı yaptırımları İran ekonomisini kuşkusuz felce uğrattı ancak aynı zamanda kronik kötü yönetim ve sistemik başarısızlıklar için elverişli bir mazeret işlevi de gördü.
İsrail ve ABD saldırılarının zirve yaptığı anlarda İran yönetimi, meşruiyetini sürdürmek için kısa süreliğine Pers milliyetçiliğini İslami kimlikle kaynaştırma fırsatı yakaladı. Ancak tansiyon düşünce devlet hızla alışıldık pozisyonuna döndü: baskı, yıldırma ve zor kullanma.
Bugün İsrail’in Mossad’ı ve ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) İran içinde aktif biçimde faaliyet gösterdiğine; huzursuzluğu istismar ederek yıllardır dış baskıyla başaramadıklarını içeriden başarmaya—ülkeyi felç etmeye ve nihayetinde sistemi devirmeye—çalıştıklarına dair ciddi şüphe yok.
Paradoksal biçimde, kısa vadede İslam Cumhuriyeti’ni mevcut açmazdan geçici olarak kurtarabilecek tek gelişme, ABD ya da İsrail’in sınırlı bir saldırısı olabilir. Böyle bir saldırı, devlete “hainler” ve “teröristlerle" mücadele söylemi altında baskıyı artırma imkânı tanıyabilir, kararsız ya da siyaseten gri kesimlerin bir bölümünü en azından geçici olarak etrafında toparlayabilir.
Ancak ABD Başkanı Donald Trump, İranlı yetkililerin protestoculara ateş açması halinde ABD’nin de karşılık vereceği uyarısında bulundu. Salı günü erken saatlerde de “yardım yolda” mesajı verdi. Bu tür bir adım, İran Devrim Muhafızları tarafından hevesle karşılanacaktır. Washington ve Tel Aviv saldırıdan kaçınırsa, Tahran’ın bizzat çatışmayı başlatması ihtimali de dışlanamaz. İranlı yetkililer artık hem müzakerelere hem savaşa hazır olduklarını söylüyor; ilk kez, İran’a yönelik bir saldırının yakın olduğuna kanaat getirirlerse önleyici saldırılardan açıkça söz ediyorlar.
Yaygın varsayımların aksine, Washington ya da Tel Aviv’de, Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesinin rejim çöküşünü tetikleyeceği umuduyla yapılacak bir suikastın böyle bir sonucu doğurması pek olası değil. Aksine, büyük olasılıkla kitlesel misilleme ve kan dökülmesine bahane olarak, İran’ı Suriye benzeri bir çöküşe sürükleyebilir. ABD ve İsrail istihbarat servislerinin bakış açısına göre, Hamaney’in ortadan kaldırılması ya rejim çöküşü için uzun bir kumar ya da sistemi zayıflatmanın, farklı bir figürü yerleştirmenin, Tahran’a talepler dayatmanın ve “Direniş Ekseni”nin son direğini sökmeye çalışmanın bir yolu.
Tarih uyarıcı bir ders sunuyor: Ruhullah Humeyni öldü ve yerine Ali Hamaney geldi. Sistem, Hamaney’in yerine başka bir kişiyi, kolektif bir liderlik konseyini, yeni bir kurumsal düzenlemeyi ya da anayasal değişiklik yoluyla farklı bir modeli yine ikame edebilir.
Uç bir senaryoda, “Dini Lider” makamı tümüyle tali hale getirilerek resmî yetkinin Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan liderliğindeki mevcut hükümete devredilmesi bile gündeme gelebilir. Pezeşkiyan, yaygın biçimde gerçek gücü olmayan ve güvenlik kurumlarına tabi bir figür olarak görülüyor. Koşullar daha da kötüleşirse bu senaryoların hiçbiri imkânsız değil.
İran’ın bütünüyle teslim olması ya da Washington’la müzakerelerin pürüzsüz biçimde sonuçlanması da eşit derecede olası görünmüyor. Büyük ölçüde pasif kalan müttefikleri Rusya ve Çin’den anlamlı destekten yoksun olan İslam Cumhuriyeti’nin başlıca pazarlık gücü nükleer ve füze kapasitesi. Saldırıya uğraması hâlinde Tahran, konvansiyonel füze saldırılarının ötesine geçebilir; caydırıcılık amacıyla ilk kez “kirli bomba” tehdidinde bulunabilir ya da bu yönde blöf yapabilir.
İran’a kara harekâtı, Hamaney’e yönelik gizli bir suikast operasyonu bağlamı dışında son derece düşük bir ihtimal. Ancak hava saldırıları durumunda Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve İran’ın Basra Körfezi genelindeki ABD deniz unsurları ve üslerine füze saldırıları bu kez oldukça muhtemel bir senaryo olur.
Washington’ın temel ikilemi de burada yatıyor. Orta Doğu’nun kalbinde yer alan İran, bölgesel nüfuzunun önemli kısmını yitirdi: Lübnan’daki Hizbullah ciddi biçimde zayıfladı, Suriye’de Beşar Esad devrildi. Buna rağmen İran halen potansiyel bir istikrarsızlık merkez üssü. Uzun süreli bir iç çatışma, özellikle Arap Körfez ülkeleri başta olmak üzere komşu devletleri kaçınılmaz biçimde etkileyecek geniş çaplı bir kaosu tetikleyebilir. Bu risk, ABD’nin askerî eylemden kaçınmasındaki en güçlü caydırıcılardan biri.
Ne ABD ne de Avrupa halihazırda olduğundan daha da istikrarsız bir Orta Doğu istemiyor. Bu durum, Trump'ın Venezuela'da Juan Guaido'yu desteklemeden önce tereddüt ettiği gibi, protestocuların giderek daha fazla adını andığı Rıza Pehlevi'yi desteklemekten ya da onunla görüşmekten neden kaçındığını açıklamaya yardımcı olabilir. Washington şimdilik İran'daki iç güç dengelerinin nasıl evrileceğini görmek için bekliyor gibi görünüyor.
Şu aşamada Besic milisleri ve Devrim Muhafızları protestoları bastırıyor ancak sahadaki uygulama büyük ölçüde, sosyolojik olarak protestocularla aynı marjinal gruba mensup olan, fakat emirlere bağlı kalan düzenli askerler ve polisler tarafından yürütülüyor.
Devrim Muhafızları henüz tüm güçlerini konuşlandırmadı: tanklar sokaklara inmedi, sıkıyönetim ya da ülke çapında sokağa çıkma yasağı ilan edilmedi.
Bu protestolar, nihayetinde İslam Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül protestoları olabilir. Ulusal ordunun müdahaleyi reddetmesi ya da polis ve güvenlik güçlerinin devletle safları ayırması halinde belirleyici bir değişim yaşanabilir. Şimdilik böyle bir kopuşa dair net bir işaret yok.
Siyaset bilimi, hızla değişen değişkenler karşısında kesin öngörülerden kaçınmayı salık verir. Bu ayaklanmanın 1979’dakine benzer bir devrime evrilip mevcut sistemi değiştirip değiştirmeyeceğini söylemek mümkün değil.
Bununla birlikte, Trump’ın giderek daha sert—muhtemelen askerî—bir çizgiye yöneldiği anlaşılıyor. Kişisel üslubu dramatik sonuçları tercih ediyor: Hamaney’i ya Nicolas Maduro gibi ele geçirmek ya da tümüyle ortadan kaldırılmak isteyebilir. Her iki senaryoda da İran’a karşı askerî eylem ya da Hamaney’in tasfiyesi, Devrim Muhafızları’na muhalefeti ezmek ve özgürlük talep eden sesleri susturmak için güçlü bir gerekçe sunuyor.
Yolsuzluk, eşitsizlik, baskı ve hesap vermeyen bir seçkinin içi boş anti-emperyalist söylemleriyle beslenen İranlıların öfkesi artık geçmişteki gibi döngüsel değil. Sistem, binlerce can pahasına mevcut protestoları bastırsa bile, marjinalleştirilmiş yurttaşların ve milliyetçilerin taleplerine yönelik köklü reformlar ve tavizler olmadan İran’ın krizleri çözülmeyecek. Küller altındaki korlar yanmaya devam edecek ve İran toplumu giderek daha fazla kutuplaşacak.